Bazı kavramlar vardır, ağızdan ağıza dolaştıkça içleri boşaltılır. “Cumhuriyet”, “laiklik”, “egemenlik” gibi… Bugün bu sözcükler sık anılıyor fakat az anlaşılıyor. Oysa Laik Cumhuriyet, söylevlerde alkış toplamak için değil; bedel ödenerek kurulmuş bir varoluşun tercihidir. Ve bu tercih, Türk tarihinin en büyük son cüretidir.
Osmanlı’nın son yüzyılı, çöküşün yalnızca askeri ve ekonomik değil, aynı zamanda akli ve ahlaki bir çöküş olduğunu gösterir. Egemenlik sarayda, akıl raflarda, halk ise suskunlukta tutulmuştur. Devlet, kutsallık kılıfına sokulmuş bir itaat düzenine dönüşmüştü. İşte Kurtuluş Savaşı, bu düzene karşı yalnızca işgale değil, teslimiyet zihniyetine de açılmış bir cepheydi.
Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün asıl farkı, savaşı kazanmakla yetinmemesidir. Zira o, çok iyi biliyordu: Silahla kazanılan bağımsızlık, akılla korunmuyorsa ömrü kısadır. Bu nedenle Cumhuriyet’in ilanı, zaferin kutlaması değil; en tehlikeli aşamasıydı. Saltanatın gölgesinde yaşamaya alışmış bir toplumda, egemenliği millete vermek ciddi bir meydan okumaydı.
1919’un karanlığında bile Atatürk’ün umudu diri tutmasının nedeni buydu. Çünkü onun umudu koşullara değil, iradeye dayanıyordu. Havza’da söylediği şu söz, bugün bile kulağımızda çınlamalıdır:
“Hiçbir zaman ümitsiz olmayacağız, çalışacağız, memleketi kurtaracağız… Bizi öldürmek değil canlı mezara koymak istiyorlar. Şimdi çukurun kenarındayız. Son bir cüret belki bizi kurtarabilir.”
Bugün geriye dönüp bakıldığında açıkça görülür: O son cüret, yalnızca işgale karşı verilen mücadele değildir. Asıl cüret, savaş yorgunu bir toplumda Cumhuriyet’i ilan etmek; daha da ötesi, o Cumhuriyet’i laik kılmaktır. Çünkü laiklik, yalnızca din–devlet ayrımı değildir. Laiklik, aklın vesayetlerden kurtarılmasıdır. Aklını özgürleştiren bir toplum, kimilerinin hiç istemediği bir toplumdur.
Laik Cumhuriyet, egemenliği gökten alıp yere indirmiştir. Hukuku kutsal yorumların değil, çağdaş aklın konusu hâline getirmiştir. Kadını görünmezlikten yurttaşlığa taşımış; bireyi kul olmaktan çıkarıp eşit haklara sahip insan yapmıştır. İşte bu nedenle laiklik, Cumhuriyet’in “detayı” değil; omurgasıdır.
30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Zafer’i, Atatürk hiçbir zaman yeterli görmedi. Çünkü onun hedefi yalnızca düşmanı denize dökmek değil, karanlığı tarihe gömmekti. Dumlupınar’da dile getirdiği “daha mühim zafer” tam da buydu: Tam bağımsız, laik ve çağdaş bir Cumhuriyet.
Bugün Laik Cumhuriyet’in neden bu kadar saldırı altında olduğu sorusunun yanıtı basittir. Laiklik; çıkar düzenlerini bozar, biat kültürünü çözer, sorgulayan bireyler yaratır. Emperyalizm de, yerli işbirlikçileri de bundan rahatsız olur. Zira düşünen yurttaş, kolay yönetilemez.
Evet, Laik Cumhuriyet bugün yıpratılmıştır. Kurumları zayıflatılmış, değerleri örselenmiştir. Fakat hâlâ ayaktadır. Çünkü temeli sağlamdır: Ulusal egemenlik, akıl, bilim ve yurttaşlık bilinci. Sorun, Cumhuriyet’in eskimesi değil; ona sırt çevirenlerin çoğalmasıdır.
Atatürk Cumhuriyet’i bir vitrin süsü olarak değil, yaşatılması gereken bir mücadele alanı olarak gençlere emanet etmiştir. Bu miras, korunarak değil; direnilerek, savunularak ve geliştirilerek yaşar.
Sonuç olarak Laik Cumhuriyet, geçmişte verilmiş bir kavganın anısı değildir. O kavga bitmemiştir. Çukurun kenarında mıyız? Belki. Ama hâlâ bir seçeneğimiz var. Çünkü tarihin bize bıraktığı o son cüretin adı değişmedi:
Laik Cumhuriyet.