Eskiler bir sözü boşuna söylemezdi.
Yani bir söyler, pir söylerdi.
Tutan tutar, tutmayan da sıkıntısına katlanırdı.
Sözler daima uyarıcı ve ders verici türdendi.
Bugün de günümüze yakışır bir özlü sözü, konumuz için ele aldık.
“Sizde yiyip içelim, bizde gülüp oynayalım.”
Kulağa ne kadar hoş ve masum geliyor, değil mi?
Ama biraz durup düşününce, bugünün dünyasını tek cümlede özetlediğini fark ediyoruz.
Gelin, bu cümlenin doğruluğunu hem kendi tarafımızdan hem de karşı taraf adına biraz düşünelim.
Artık çağ değişti.
İnsanlar çağa ayak uydurmak zorunda.
Bütçeler daraldı, insanlar azaldı ama sofralar büyüdü; bir de ekranlar büyüyerek çoğaldı.
Bazıları azalırken bazıları çoğaldı ama paylaşımın ruhu, ruh olmaktan çıktı; tükenmese de yerini en ince hesap-kitap ilişkilerine bıraktı.
Kim ne getirdi, kim ne kadar yedi, kim ne verdi, kim ne götürdü, kim ne kadar harcadı…
Dostluk bile fiş kesip fişe bakar gibi yaşanıyor.
Günümüzde bu söz sadece düğünlerde ya da bayram sofralarında değil;
arkadaşlar arasında, sosyal medyada, iş hayatında, komşuluk ilişkilerinde, neredeyse aile içinde bile karşımıza çıkıyor.
“Getirdiysen sofraya oturabilirsin, oturduysan getirdiğin kadar yiyebilirsin.” şekline döndü.
Birileri emeğini koyuyor, zamanını harcıyor, tüm yükü sırtlanıyor.
Birileri ise sadece fotoğraf karesine girerek, tüm işte emeği varmışçasına gülümsemeyi yeterli sanıyor.
Gören de desin ki: Maşallah, el birliğiyle hazırlanmış bir sofra, mutlu bir aile…
Misafirlikler bile değişti.
Eskiden “Ne varsa koyduk ortaya.” denirdi.
Şimdi “Ne getirdin?” diye soruluyor.
Sonra da iki arada bir derede,
“Ay, bunları ben olsam misafire çıkarmam.” diyerek aşağılamalar yapılıyor.
Sofraya oturmak çok kolay; sofrayı kurmak zahmetli, onları ortaya sunmak ise en zoru.
Bir de o sofrayı kurana sormak gerek.
Ama o zahmeti çekenler genelde sessiz kalıyor, içtenlikle “Hadi buyurun.” diyor.
İş hayatında da tablo farklı değil.
Bir ekip çalışıyor, sabahlara kadar emek veriyor;
diğerleri kalorifer dibinde oturanlar, sosyal medyada gezenler,
çay ve sigara içmek için kaybolanlar…
Başarı gelince sahneye çıkanlar hep aynı kaybolanlar.
Alkışta ön safta, yükte arka sırada olanlar.
Başarıda “biz”, cezada “siz” diyenler.
Sosyal medya ise bu sözün en modern hâli.
Birileri içerik üretiyor, yazıyor, düşünüyor, çabalıyor, yoruluyor.
Birileri de sadece zaman tüketiyor.
Beğeniyor, emoji koyup geçiyor, gülüp eğleniyor; sonra dön başa.
Emeğin arkasındaki ter görünmüyor, kokusu alınmıyor; sadece vitrin konuşuluyor.
Oysa hayat, tek taraflı yaşanacak bir yer değil.
Önce can, sonra canan.
Önce ben, sonra sen.
Selfiede önde ben; arkada, yanlarda siz.
Paylaşım dediğin; sadece yemeği değil, yükü de bölüşmektir.
Sadece eğlenceyi değil, sorumluluğu da, masrafı da paylaşmaktır.
Ama nerede böyle bir dostluk, nerede böyle bir arkadaşlık?
Yedirirsen yersin.
Verirsen alırsın…
“Sizde yiyip içelim, bizde gülüp oynayalım.”
Artık karşımızda bir uyarı gibi duruyor; utanılmasa duvarlara asılacak.
Diyor ki:
Herkes gülsün ama herkes biraz da taşısın.
Herkes yesin ama herkes biraz da pişirsin.
Yoksa sofralar kalabalık olur, gönüller ıssız.
Gülüşler çok olur ama samimiyet eksik kalır.
Ve bir gün, yükü hep taşıyanlar sessizce, istemeyerek o sofradan kalkar.
İşte o zaman;
ne yenenin tadı kalır,
ne gülmenin anlamı.