Çeyrek asırdır beklersin.
Yıllar boyunca aynı masalı dinlersin. Bir gün gelecek derler; bulutlar yarılacak, gökyüzü başka türlü açılacak, beklenen heybet ufukta belirecek. O büyük anın eşiğinde dururken, göklerden inmesi beklenen mucize yerine gözlerini kamaştıran sapsarı bir güneş çıkar ortaya.
Ama o güneş ısıtmaz.
Tam gecenin sonu geliyor sanırsın; memlekete yeni bir sabah doğacak dersin. Bir anda gün yeniden karanlığa döner. İnsanların yüreğinde yıllardır saklanan heyecan usulca ölür.
An gelir, biter bütün muhabbet.
Tribünler susar.
Çalgılar susar.
Taraftarın hevesi susar.
Heves ölür ve insanlar yeni bir akıbetten korkmaya başlar. Çünkü ortalık fena hâlde kırmızıdır. Formanın renginden değil; öfkeden, hayal kırıklığından, yarım kalmış umutların yangınından.
Sahada dolaşan oyuncular, sanki kan tutmuş gibi baygın baygın gezinirler. Sokaklar kuşatılmaz; aksine sessizliğe teslim olur. Memleketin bülbülleri bile şarkılarını yarıda keser. Dün meydanlarda nutuk atan şakşakçılar, bugün gölgelerin arasına saklanır.
Ve işte tam o noktada sorulur o soru:
NEDEN MAĞLUP OLDUK?
Çünkü rakibi analiz ettik ama kendimizi okuyamadık.
Haritalar çıkarıldı, raporlar yazıldı, zaaflar ezberlendi. Fakat savaş başladığında elimizdeki pusula başka yönü gösteriyordu.
Kurduğumuz kadro, kilidine uymayan bir anahtar gibiydi.
Rotasyon hamleleri ise yangın bütün evi sardıktan sonra getirilen su kovalarına benziyordu.
Hız ve çeviklik çağında, ağır aksak ilerleyen bir kervanla yarış kazanmaya çalıştık.
Açıksız ve santrforsuz sistem, mimarının bile içinde yaşamak istemeyeceği bir bina gibi ilk sarsıntıda çöktü.
Savunmanın merkezindeki iki ağır kule, rakibin süratine karşı zamanı durmuş saatler gibi kaldı. Bu zaaf biliniyordu. Herkes görüyordu. Ama yaklaşan fırtınaya karşı tek bir pencere bile kapatılmadı.
Rakip sağ tarafımızı bir otoyol gibi kullandı.
Biz ise gişe memuru ciddiyetiyle seyretmekle yetindik.
Orta saha, savaşların kazanıldığı meydandır. Biz o meydanı erkenden terk ettik.
İsmail, Arda ile Zeki'nin açıklarını kapatmaya çalışırken kendi nöbet yerini unuttu.
Hakan, ressamın yarım bıraktığı bir tablo gibi renksiz ve isteksizdi.
Arda, top ayağına geldiğinde sorumluluğunu hatırlayan bir prens gibiydi; top uzaklaşınca yeniden sarayına çekildi.
Orkun ise herkesin yükünü sırtlamaya çalışan bir hamal gibi kalabalığın içinde kayboldu.
İleri uçta ise trajedi ile hiciv el ele yürüyordu.
Barış, sihirbaz gibi topu kaybetmeyi başardı. Her numaranın sonunda top rakibin cebinden çıkıyordu.
Kerem ise uzunların ormanında küçülen bir gölgeye dönüştü.
Böyle bir tabloda galibiyet beklemek, küreksiz bir kayığın okyanusu geçmesini beklemek kadar romantikti.
SARI DUVARI AŞAMADIK
Rakamlar bize başka bir hikâye anlatıyor.
52 kez ceza sahasında hücum girişimi.
30 şut.
8 isabet.
%72 topa sahip olma oranı.
8 korner.
Sayısız duran top.
İstatistik cetveli bizim lehimizeydi.
Skor tabelası ise kahkahasını rakip adına attı.
Bir kaleyi günlerce kuşatıp kapısından içeri girememek gibi bir şeydi bu.
Surlara tırmandık.
Kapıları dövdük.
Mancınıklar kurduk.
Ama içeri giremedik.
Topa sahip olmakla oyuna sahip olmayı birbirine karıştırdık.
Eğer bunca üretip gol atamıyorsak, soruyu kaleye değil aynaya sormalıyız.
Oyuncu tercihlerini de oyun anlayışını da yeniden okumalıyız.
Çünkü rakip haddini bilerek oynadı.
Biz ise gücümüzü olduğundan büyük sandık.
Futbol bazen yetenek oyunu değildir; gerçeği en doğru görenlerin oyunudur.
Ve o gün gerçeği gören taraf kazandı.
An gelir, şimşek yalar geçer üzerimizden.
Gök mavisi kıpkırmızıya döner.
Gönül direkleri çatlar.
An gelir, sevinçlerimiz oyuncuların ayaklarında can verir.
An gelir, insanlar küser.
Muhabbet biter.
Son umutlar da kırılır.
Kaf Dağı'nın ardı kararmıştır artık.
Nerededir şimdi o namlı masal sevdalıları?
Belki de zamanın görünmez mezarlığında dolaşıyorlardır.
Çünkü zaman, herkesi gömebilecek kadar büyük bir mezarlıktır.
Boş meydanlarda yorumcular gezer.
Saf saf şiirler söylerler.
Her yenilgiyi kader,
Her hatayı talih,
Her çöküşü şanssızlık diye anlatırlar.
Oysa gerçek daha basittir.
Sahaya çıkan herkes biraz kendinden pişman döner.
Gönül hırsızına dönüşür, topu ayağında aheste aheste gezdirenler.
Hayallerimizi bile yasaklamayı öğreniriz.
Yanlış anlaşılmak artık kader değil, alışkanlık olur.
Ve yukarılarda, federasyon koridorlarında dolaşan mermer kafalar, tahrip gücü yüksek saatli bombalar gibi çalışmaya devam eder.
Her yanlış karar biraz daha çatlatır umutları.
Her ertelenen hesaplaşma biraz daha çürütür geleceği.
Böyle giderse gün gelir, milli takım bir turnuvadan değil; hafızalardan silinir.
Arizona çöllerine gömülmüş kayıp bir kervan gibi...
Aranır ama bulunamaz.
Çünkü bazı yenilgiler sadece bir maçı kaybettirmez.
Bir neslin heyecanını da beraberinde götürür.