Bir ülkede saatler ileri alınabilir. Ancak akıl geri alınmışsa, zamanın da ilerleme olanağı kalmaz.
Türkiye’de uzun süredir sürdürülen kalıcı yaz saati uygulaması, artık teknik bir düzenleme olmaktan çıkmış; bilime, topluma ve akla karşı sürdürülen bir siyasal inat hâline gelmiştir. Bu tercih, ne enerji tasarrufu sağlamış ne de yaşamı kolaylaştırmıştır. Sağladığı tek şey, karanlığın kalıcılaşmasıdır. Üstelik bu karanlık, mevsimsel değil; bilinçli bir yönetim anlayışının ürünüdür.
Savunma hep aynıydı: “Gün ışığından daha fazla yararlanacağız.” Oysa gerçek tam tersidir. Kış aylarında sabah saatlerinde karanlıkta başlayan yaşam, okullarda, iş yerlerinde ve trafikte daha fazla aydınlatma, dolayısıyla daha fazla enerji tüketimi yaratmıştır. Ulusal ve uluslararası pek çok bilimsel çalışma, bu uygulamanın ekonomik bir kazanç sağlamadığını açıkça ortaya koymuştur. Ne var ki, bilim bu ülkede bir süredir yalnızca raporlarda yaşamaktadır; karar masalarında değil.
Asıl tahribat ise ekonomiden çok insan sağlığı alanında yaşanmaktadır. Bilim insanlarının ortak görüşü nettir: İnsan bedeni, güneşle uyanır. Biyolojik saatimiz, politik takvimlere göre değil; ışığa göre çalışır. Sabah gün ışığından koparılan bir toplumda uyku bozuklukları artar, dikkat dağılır, depresyon yaygınlaşır, kalp-damar hastalıkları tetiklenir. Bu artık bir görüş değil; tıbbi bir gerçektir. Buna rağmen sürdürülen ısrar, cehalet değilse nedir?
En ağır bedeli ise çocuklar ödemektedir. Milyonlarca öğrenci, kış aylarında zifiri karanlıkta okula gitmektedir. Bu yalnızca pedagojik bir sorun değildir; aynı zamanda ciddi bir güvenlik sorunudur. Kırsalda, taşımalı eğitimde, yoksul mahallelerde bu karanlık çok daha koyudur. Eğitimde fırsat eşitliğinden söz edenlerin, çocukları gün ışığından mahrum bırakması, trajik bir ikiyüzlülüktür.
Peki, bütün bu olumsuzluklara rağmen neden vazgeçilmiyor?
İşte konu tam da burada düğümleniyor. Zira bu uygulama, bilimsel değil; ideolojik bir tercihtir. Zamanı, coğrafyaya ve topluma göre değil; dinsel referanslara göre ayarlama hevesinin ürünüdür. Mekke merkezli bir saat anlayışını kamusal yaşama ölçü yapma çabası, çağdaş bir devlet aklıyla bağdaşmaz. Laik bir ülkede saat, ibadet vakitlerine göre değil; yurttaşın yaşam ritmine göre belirlenir.
Bu, bir inanç meselesi değildir.
Bu, bir devlet aklı meselesidir.
Kamusal düzenlemeleri dinsel hassasiyetlerle şekillendirmek, toplumu ortak zeminden koparır. Devlet, inananın da inanmayanın da devletidir. Saat ayarı bile mezhebe, kutsala, dogmaya göre yapılırsa; o ülkede bilimin, hukukun ve aklın payı kalmaz.
Bugün gelinen noktada kış saatine dönmemek, bir unutkanlık ya da teknik hata değildir. Bu, bilinçli bir siyasal tercihtir. Toplumun sağlığına, çocukların güvenliğine, bilim insanlarının uyarılarına rağmen sürdürülen bu ısrar; “Ben yaptım, oldu” anlayışının saat kadranına yansımış hâlidir.
Bu ülkede artık sabahlar güneşle değil, talimatla mı başlıyor?
Karanlık, gökyüzünden değil de yönetim anlayışından mı düşüyor?
Saatleri ileri alabilirsiniz.
Ama çocuklar karanlıkta büyüyorsa…
Emekçiler uykusuz çalışıyorsa…
Bilim susturulup inat konuşturuluyorsa…
Sorun saatte değildir.
Sorun, aklı geriye alan zihniyettedir.