OSMANLI’DAN GÜNÜMÜZE ÇÖKÜŞ: AKILDAN KOPUŞUN HİKAYESİ

Abone Ol

Bir ülke çoğu zaman savaş meydanlarında yıkılmaz. Top sesleri duyulmadan, sınırlar çizilmeden, düşman kapıya dayanmadan çok önce çöküş başlamıştır. Çöküş, önce zihinlerde başlar. Akıl terk edildiyse, sonrası kendini zamana bırakır.

Osmanlı Devleti’nin son yüzyılı bunun en açık kanıtıdır. Otuz üç yıl tahtta kalan II. Abdülhamit döneminde kaybedilen topraklar, bugünkü Türkiye’nin yaklaşık iki katıdır. Ancak bu tabloyu yalnızca askerî yenilgilerle açıklamak olası değildir. Asıl kaybın, topraktan çok akılda yaşandığını görüyoruz.

Bu dönemde medrese kutsallaştırılırken Harp Okulu kuşkuyla izlenmiştir. Subay yetiştiren kurumlar tehdit olarak görülmüş, sorgulayan zihinler bastırılmıştır. Örneğin denizcilik, bir güç unsuru olarak değerlendirilmek yerine tehdit sayılmış; donanma Haliç’te çürümeye terk edilmiştir. İnanç, olması gerektiği yerde değil, devlet yönetiminin merkezinde konumlandırılmıştır. Sorun din değildir; dinin aklın yerine geçirilmesidir.

1912’ye gelindiğinde Balkanlar kaynamaktadır. Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ Osmanlı’ya karşı birleşip yekvücut olurken, İstanbul iç çekişmelerle meşguldür. Dış tehdit görülmez, iç hesaplaşmalar öncelik kazanır. Dönemin Dışişleri Bakanı Asım Bey’in Meclis’te yaptığı konuşmada dile getirdiği “Balkanlardan vicdanım kadar eminim” sözü, bu körlüğün açık bir göstergesidir. Bu konuşmadan yalnızca üç ay sonra savaş patlak verir.

Savaş öncesinde alınan kararlar ise ibret vericidir. On binlerce asker terhis edilir, düşmanın silah sevkiyatına göz yumulur. Devlet, yaklaşan tehlikeyi adeta davet eder. Utanç verici tablo kısa sürede cephede kendini gösterir.

Askerlik sanatının yerini hurafenin aldığı bir orduyla karşı karşıyayız. Subaylar, komutan emri yerine adeta fal bakarak yön tayin etmektedir. Plan yoktur, disiplin yoktur; akıl geri plana itilmiştir. Balkan Faciası’nın gerçek nedeni de tam olarak budur.

Bu çöküşü en net görenlerden biri, henüz 33 yaşındaki Yarbay Mustafa Kemal’dir. Sofya’da kaleme aldığı ‘Zabit ve Kumandanla Hasbihal’ adlı eserinde, siyasete bulaşmış ve disiplinini kaybetmiş bir ordunun yenilgiye mahkûm olduğunu açıkça dile getirir. Onun teşhisi nettir: Akıldan kopan bir ordunun çökmesi için düşmana ihtiyacı yoktur.

Nihayetinde ordu, Selanik’i, Manastır’ı ve Üsküp’ü neredeyse kurşun atmadan teslim eder. Çünkü düşman sınırda değil, zihindedir. Ancak iki yıl sonra Çanakkale’de bambaşka bir tablo ortaya çıkar. Aynı milletin evlatları, dosta düşmana parmak ısırtan destanlar yazar. Fark silahta değil, zihniyettedir. Orduyu bu kez hurafe değil, yurt sevgisi yönetmiştir.

Günümüzde de manzara değişmiş değildir. Dünyanın en modern silahlarına sahip, milyarlarca dolarlık askerî harcama yapan kimi ülkelerin çoğu savaşma yeteneğinden yoksundur. Çünkü akıldan kopmuş, liyakati dışlamış, sorgulamayı yasaklamış orduların yazgısında yenilgi kaçınılmazdır.

Ulus bilincinin yerini kör itaat aldığında, liyakat yerini biate bıraktığında devlet çözülür. Yozlaşma yaygınlaşır, adalet duygusu zedelenir, güven yok olur. O noktadan sonra dış düşmana gereksinim kalmaz; çürüme ve çöküş içeriden tamamlanır.

Çıkış yolu açıktır. Sorgulayan her yol, Mustafa Kemal Atatürk’ün aklı ve bilimi önceleyen devlet anlayışına çıkar. O yoldan uzaklaşan her ülke, yönünü kaybetmiş bir gemi gibidir; karanlık sularda sürüklenir ve kaçınılmaz sona doğru yol alır.

Tarih, akıldan kopuşun bedelini defalarca göstermiştir. Ders almayanlar içinse tarih, yalnızca tekrar eden bir çöküş hikâyesidir.