ORTADOĞU’NUN BİTMEYEN ORTAÇAĞI

Abone Ol

Her şeyini yitirmiş bir halkın küllerinden doğup emperyalizmi diz çöktürenlerin mirasıyla övünüyoruz.

Fakat bugün aynı mirasın gölgesinde duranlar, fırsat nihayet ele geçmişken bu kez emperyalizmi değil, birbirlerini diz çöktürmenin hesabını yapıyor.

Biz ise uzun zamandır neye ihtiyacımız olduğunu konuşmayı bıraktık.

Ekmek mi, özgürlük mü, adalet mi?

Hayır.

Meydanlarda yankılanan söz başka:

“Adam gibi ölelim.”

İşin ironisi burada başlıyor.

Bizi haritadan silmek isteyenler ise kendi dillerince şunu söylüyor:

“Adam gibi yaşayalım.”

Böylece ölüm, yaşam kılığına; yaşam da ölüm romantizmine bürünüyor.

Ortadoğu’nun semalarında dolaşan savaş, artık yalnızca bir felaket değil; nesilden nesile devredilen uğursuz bir miras gibi.

Dehşet, sınırları aşan bir nehir gibi akıyor; geçtiği her yerde toprağı değil, aklı ve umudu aşındırıyor.

Batı, Ortaçağ’ın karanlık mağarasından çıkarken eline bir meşale aldı.

Doğu ise mağaranın duvarlarına düşen gölgelerle kavga etmeyi sürdürdü.

Onların dönüşümü çağ değiştirmekti; bizim trajedimiz ise çağın değiştiğini kabul edememek oldu.

Ortadoğu, kendi Ortaçağı’nın enkazını hâlâ kutsal bir anıt gibi sırtında taşıyor.

Bugün önümüze konulan reçete de pek tanıdık:

İtaatkâr bir muhalefet,

Merhamet dağıtan bir monarşi.

Yani zincirin biraz daha kadife kaplanmış hâli.

Üstelik bütün bunlar, başka coğrafyaların çıkar hesaplarıyla yoğrulmuş fikirler “devlet aklı” etiketi yapıştırılarak halka sunuluyor.

Amerikan aklı, yerli ve milli bir bilgelikmiş gibi pazarlanıyor; ithal reçeteler, kadim gelenek diye servis ediliyor.

Sarayın aynaları gerçeği değil, görmek isteneni yansıtır. Ne var ki uzun süre aynalara bakanlar sonunda yüzlerini değil, yansımalarını gerçek sanmaya başlar.