N'OLDU BİZE BÖYLE?

Abone Ol

"Üç çocuğumuz var ve evimiz çok küçük Tamer bey. Çocuklar kendi odaları olsun istiyor. Her çocuğa bir oda demek, en az beş odalı ev demek. Ne yapacağımızı bilemiyoruz."

Bu sözler, Almanya'daki bir seminer sonrası, beni kapı önünde durduran annenin dudaklarından döküldü ve ben o anda annenin gözlerindeki çaresizliğe baktım, gözlerinde annemi gördüm.

İstanbul'un gariban mahallelerinden birinde, elli metre kare bir evin içinde, üç çocuğuna yetebilme kaygısıyla dur durak bilmeden mücadele eden annem...

Üç küçük oda.

Bir soba.

Divan.

Akşamları yere serilip, sabahları tekrar kaldırılan annemden ağır yün yataklar. Her şey gerektiği kadar vardı ve zaten kimsenin fazlasında da gözü yoktu.

O yıllar daha yokluğun "ayıp" görülmediği ve daha insanların birbirleriyle yarışmadığı, eşyalarla var olmaya çalışmadığı yıllardı.

Evler küçük ama gönüller kocaman...

Geçmişin fotoğraflarından sıyrılıp, evinin küçük olmasından ve odaların çocuklarına yetmediğinden şikayet eden annenin elini tutup, onu bahçeye çıkardım. Az ilerideki ceviz ağacının altındaki banka oturduk. İkimiz de susmuş, önümüzdeki koca koca binaların renksiz ve ruhsuz hallerine bakıyorduk.

"Peki, daha büyük bir ev bulamazsanız, ne olacak?" diye sordum.

"Ne olacak... Huzursuzluk işte..:" dedi.

"Ve sen bu yüzden çocuklarına yetemediğini düşünüyorsun değil mi?"

"Sadece...Sadece onlara değil ki..." Sesinde kanadı kırık kuşlar vardı. "Ben kimseye yetemedim. Ne anneme, babama, ne kocama, ne de kardeşlerime."

Sesi ağlıyordu...

"Ablacım" dedim. "İzninle sana bir hikâye anlatayım."

Gülümsemeye çalıştı.

Olmadı.

Başıyla "Olur, anlat" dedi.

"Ben bir zamanlar, iki de kardeşi olan bir çocuk tanıdım. Dar gelirli bir ailede üç çocuk... Babanın bir pasajda, merdiven altında küçük bir çay ocağı vardı. Anneyse, bizim saçını çocuklarına süpürge eden annelerden. Gün boyu onların başında... Anlattığım bu aile İstanbul Samatya'da bir çatı katında, üç oda bir evde otururdu ama odalardan biri rutubet olduğundan kullanılamaz haldeydi ve diğer iki odanın birinde de yeterli eşya yoktu, geriye kala kala, yaşayabilecekleri bir oda vardı. Yani, bırak çocuk odasını falan, içinde yatak olan bir odaları bile yoktu. Üçü beraber, akşamları, oturma odasında yere serilen döşekte uyurlardı. Ders çalışacaklarsa, yemek masası, oynayacaklarsa, kapının önünde, sokakta, taş, toprak vardı. Kıyafetleri eski meski olsa da her zaman tertemizdi. Evde her akşam mutlaka bir tencere yemek pişer ve aile o yemeği hep birlikte yerdi.

Gene bir akşam, bu üç kardeş yer yatağına girmiş, uyumaya hazırlanırken, anne yanlarına gelmiş. Hepsini alınlarından öpüp, iyi geceler dilemiş ve nasıl olmuşsa, bir anda, adı Adalet olan kızına 'Güzel kızım benim...Allah rahatlık versin Melahatım...' deyivermiş.

Melahat mı???

Çocuklar şaşırmış. Çünkü diğer ikisi erkek çocuk. Öyleyse durup dururken bu Melahat ismi nereden çıkmıştı?

Anne her ne kadar 'Aman çocuklar...Yanlışlıkla ağzımda öyle bir isim çıktı. Adalet diyeceğime Melahat deyiverdim..." falan diye ettiği sözün üstünü kapatmaya çalışmışsa da, çocuklar Melahat'ın kim olduğunu öğrenmek için ısrar etmişler. Anne bakmış ki kurtuluş yok, yatağın kenarına oturmuş ve derin bir iç çekerek Melahat'ı anlatmaya başlamış.

Melahat, annenin yıllar önce kaybettiği bebeğinin adıymış. İlk bebeği...Üç aylıkken ölen kızı...

Özenle örülen pembe patikler, hırkalar, şapkalar...Borçla harçla alınan battaniye, zıbın, örtü...

Ve on altında yaşında anne olmak...

Melahat bir gece uyumuş ve bir daha da uyanmamış.

Kimin ne kadar erken ya da geç gittiğinin önemi yok. Sevdiklerimiz içimize derin izler bırakarak gidiyor. Unuturuz sanıyoruz ama unutamıyoruz. İyi ki de unutamıyoruz. Çünkü unutmak da bir öldürme yöntemidir!

İşte, anne de, nasıl olmuşsa, o akşam, yıllar önce ölen kızının adını deyivermiş. Hikâyeyi dinleyen çocuklar gözyaşlarını tutamayan anneye sarılmış ve onu da yatağa, aralarına almışlar. Bir süre sonra, anne bakmış ki, çocuklar ufak ufak, kendisiyle aralarında bir boşluk bırakıp, yatağın diğer tarafına doğru kayıyorlar. Şaşırmış ve 'Aman be çocuklar' demiş "Gece gece ne yapıyorsunuz? Zaten yatak hepimize zor yetiyor, neden bir de ortayı boş bırakıyorsunuz. Nasıl bir oyun bu?' diye söylenmiş.

En küçük çocuk başını kaldırmış ve gülümseyerek, annesine

'Oyun değil anne. Biz bu tarafa kayıp, senin yanında Melahat ablaya yer açtık anne. O da bu gece bizimle beraber uyusun.' demiş.

İşte, o gece anne ve dört çocuk bir yatakta, huzur içinde uykuya dalmışlar.

Diyeceğim o ki güzel ablam, yanlış yanlışı doğuruyor ve biz o yanlışların içinde yolumuzu kaybediyoruz. Düşünsene, neden hiçbir yere sığmaz olduk biz? Neden kendimize bile çok geliyor ve en önemlisi, neden elimizdekilerle mutlu olamıyor da, hep daha çok olsun istiyoruz? Yetmiyoruz kimseye. Ne yapsak, ne etsek, içimizde hep birilerine yetememe ve birilerine eksik kalma duygusu var. Tükettikçe mutlu olacağımızı sanıyoruz ama aksine her gün daha mutsuzuz.. Herkese bir telefon, herkese bir televizyon, herkese bir oda, herkese ayrı eşyalar, ayrı mobilyalar, ayrı masalar, sandalyeler...Herkese ayrı bir yalnızlık...

Tenin tene değmesini özledik biz.

Gözün göze, gönülün gönüle değmesini özledik.

İşin gerçeği şu, evler büyüdükçe, bizler de birbirimizden uzaklaşır olduk."

Anne nefesini tutmuş, sesini çıkarmadan dediklerimi dinliyordu.

Bir damla ama sadece tek bir damla gözyaşı kirpiklerinden kopup kazağının kırmızısına düştü.

"Ben... Ben kendimi çok özledim Tamer bey." dedi.

"Ben de güzel ablam...Ben de..."

İkimiz de içimizi yakıp geçen bir off çekip, tekrar o çirkin evlere bakmaya başladık.

"Biliyorum abla, hiç kolay değil ama çocuklarınızla oturup konuşun. Hayat şartlarını ve imkânlarınızı anlatın. Şu ekonomik sıkıntılar içinde onların hayal ettikleri hayatı sağlamanın mümkün olmadığını söyleyin. Hani bunu söylerseniz, onların gözünde değerinizin düşeceği korkusuna da kapılmayın. Çünkü çocuklar bizlere göre daha vicdanlı ve anlayışlılar. Onlar yalan söyleyen, boş vaadlerde bulunan ve sözlerini tutmayan anne babadansa, dürüst, özü sözü ebeveyn isterler.

İnan ablam, eğer sen bu yetememezlik kaygısıyla yaşamaya devam edersen, değil beş odalı ev, on odalı ev de bulsan, boş. Mutsuz ve umutsuz bir anne çocuklarına ne verebilir, kendi özüne varamayan, çocuğuna nasıl varabilir? Kimseye yetememe duygusu bu asrın en önemli rahatsızlıkların bir tanesi. N'olur, biz bu kuyuya düşmeyelim. Neysek ve ne kadarsak, o kadar! Yapabildiklerimizle mutlu olmayan varsa da, bu bizim değil, onların sorunudur. Canımızı çıkartacak halimiz yok."

Saate baktım. Ayrılık vakti gelmişti. Tam anneye veda etmiş gidiyordum ki, arkamdan seslendi.

"Tamer bey, Melahat ablanıza benden selam söyleyin. Siz ona sadece yatağınızda değil, ömrünüzde de yer açmışsınız. Ne mutlu size ve ne mutlu ablanıza."

Ben söylemesem de, anne, anlattığım hikâyedeki anne ve çocukların benim ailem olduğunu anlamıştı.

"Eyvallah ablam, selamın başım gözüm üstüne..."

* * *

Çok eskiden, bir babanın koca bir aileyi, kimselere muhtaç bırakmadan, geçindirebildiği zamanlardan bahsediyorum. Daha insanların tüketim çılgınlığına yenilmediği, birbirleriyle yarış halinde olmadığı, her yıl mobilya değiştirmediği, ille de en son model telefona sahip olmak için kendilerini helak etmediği ve kredi kartlarına, taksitlere, borçlara tutsak düşmediği yıllar...

O vakitler, onur, gösterişten ve şatafattan çok daha değerliydi. İnsanlar cüzdanlarıyla değil, vicdanlarıyla konuşurdu. Şimdilerde öyle değil. Tüketmezsek ölecekmişiz gibi ve birinin evinde olan, bizim evimizde yoksa, el aleme rezil olacakmışız gibi...

Her çocuğa bir oda değil ama her çocuğa bir kalp gerek. Her çocuğa anne, baba şefkati, her çocuğa huzurlu ev saatleri ve her çocuğa mutlu aile gerek. Her şeyden biraz az olsa da, sorun değil. Yeter ki, çocuklarımızın büyüdüklerini izleyebilecek kadar zamanımız olsun. Onların dertlerine koşacak, iki kelam laf edecek ve geride güzel anılar bırakacak kadar zamanımız olsun. Ozanın dediği gibi "Hayat kısa... Kuşlar uçuyor..."

* * *

Özünüze rast gelesiniz.

Sevgiyle...(Tamer Dursun)