Ankara, 36'ncı NATO Liderler Zirvesi'ne hazırlanıyor. Dünyanın en güçlü devletlerinin liderlerini ağırlayacak bir ülkenin olağanüstü güvenlik önlemleri alması doğaldır. Devlet, konuk ettiği liderlerin güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Buna kimsenin itirazı olamaz.
Ne var ki asıl konu güvenlik değildir. Konu, güvenliğin hangi noktada özgürlüğün önüne geçtiğidir.
Bugün kamuoyunda konuşulan, zirvenin dünya siyasetine etkisi ya da alınacak kararlar değil, toplantı ve gösteri yasakları, gazetecilere yönelik akreditasyon tartışmaları ve olağanüstü güvenlik uygulamalarıdır. Oysa uluslararası bir zirvenin ardından anımsanması gereken, yasaklar yerine diplomatik kararlar olmalıdır.
Doğal olarak şu soru kaçınılmaz oluyor: Ankara'da bir NATO Zirvesi'ni mi izliyoruz, yoksa demokrasimizin dayanıklılığını ölçen yeni bir sınavı mı?
NATO, yalnızca askerî güçlerin bir araya geldiği bir savunma örgütü değildir. Kuruluş felsefesi; demokrasiye, hukukun üstünlüğüne ve temel haklara bağlılık üzerine kuruludur. Bu nedenle ittifakın gücünün sadece tanklardan, savaş uçaklarından ve füze sistemlerinden değil; ortak değerlerinden de beslenmesi gerekirdi.
Geçmişte Madrid'de, Vilnius'ta, Washington'da ve Lahey'de düzenlenen zirvelerde de çok sıkı güvenlik tedbirleri alındı. Binlerce güvenlik görevlisi görev yaptı, kentler koruma altına alındı. Buna rağmen bu zirveler, yasaklarla değil, alınan kararlarla ve demokrasi ile güvenliğin birlikte korunabildiği örnekler olarak anımsandı.
Demokrasi, eleştiriden korkmuyorsa güçlüdür. Devlet ise vatandaşına ne kadar çok yasak koyduğu için değil, hukukuna ne kadar güvendiği için saygınlık kazanır. Farklı düşünen gazetecilerden, barışçıl gösterilerden ya da eleştirel seslerden endişe duyan bir anlayış, güven yerine kaygıları büyütür.
Zira güvenlik, özgürlüğün alternatifi değildir. Özgürlüğü koruyabildiği ölçüde anlam kazanır.
Uluslararası zirveler, ev sahibi ülkelerin yalnızca diplomatik gücünü değil, demokrasi kültürünü de dünyaya gösterir. Eğer dünya kamuoyu zirvenin içeriğini değil de yasaklarını konuşuyorsa şu soru akla geliyor: Acaba güvenliği mi büyütüyoruz, yoksa demokrasinin alanını mı daraltıyoruz?
Cumhuriyet'in en büyük gücü, yurttaşına duyduğu güvendir. Hukuk devleti, yalnızca düzeni sağlayan bir mekanizma değil; farklı düşüncelerin de güvencesidir. Zira özgürlükten vazgeçerek elde edilen güvenlik, sonunda ikisini de zayıf düşürür.
Zirveler birkaç gün sürer. Bildirgeler arşivlere kaldırılır, güvenlik bariyerleri sökülür, kapatılan yollar yeniden açılır.
Fakat demokrasi adına verilen sınavlar, milletlerin hafızasında uzun yıllar yaşamaya devam eder.
Unutmayalım ki bir devletin gerçek büyüklüğü, kaç güvenlik görevlisi görevlendirdiğiyle değil, güvenlik ile özgürlüğü aynı çatı altında yaşatabilecek olgunluğu gösterebilmesiyle ölçülür.
Demokrasi, zor zamanlarda askıya alınacak bir ayrıcalık değil, tam da zor zamanlarda en çok korunması gereken Cumhuriyet değeridir.