Bir varmış bir yokmuş…
Masal diye başlar ama bu anlatılan, bu toprağın gerçeğidir.
Bir varmış; makamlar varmış, yetkiler varmış, kalabalıklar varmış.
Bir yokmuş; o makamların yükünü taşıyacak vicdanlar yokmuş.
Zaman akmış, alkış çoğalmış, koltuk büyümüş…
Ama insan eksilmiş.
Derken her hikâyenin sonunda sorulan o sade, o soğuk soru gelmiş:
Mevtayı nasıl bilirdiniz?
O an her şey susmuş.
Unvanlar susmuş, savunmalar susmuş, ezber cümleler susmuş.
Çünkü Allah’ın huzurunda insan; anlattıklarıyla değil, yaşattıklarıyla durur.
Bugün bu memlekette makamı emanet bilenler de var, ganimet bilenler de.
Kimi yetkiyi hizmet için taşır,
kimi o yetkiyi nefsine perde yapar.
Kadınları susturur, gerçeği bastırır, günahını “dava” kelimesinin arkasına saklar.
Ve masal burada bozulur.
Oysa makam, bir sınavdır.
Yetki, ağır bir kul hakkıdır.
Kul hakkı ise ne susarak erir ne de zamana bırakılarak kaybolur.
Sözler günahı yıkamaz.
Kürsüde ahlak anlatıp kapalı kapılar ardında iffet çiğneyenlerin dini; dudakta kalır.
Çünkü iman, görünende değil; davrananda belli olur.
Kur’an sessiz ama nettir:
Zulme yaklaşma der.
Sadece yapanı değil, susanı da uyarır.
Çünkü bazen en büyük ortaklık, sessizce kurulur.
Sorular da böylece peş peşe gelir:
Kim sustu?
Kim görmedi?
Kim “şimdi değil” diyerek yanlışı büyüttü?
Mahşerde bu sorular aceleye gelmez.
Orada perde yoktur.
Orada erteleme yoktur.
Orada sadece olan vardır.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) boşuna uyarmadı:
Kul hakkı, kapıda bırakılmaz.
Asıl ağır olan günah değildir.
Asıl ağır olan, günahı normalleştirmektir.
Asıl düşüş hata yapmak değil, hatayı korumaktır.
Ve hikâye yine aynı yerde biter:
Mevtayı nasıl bilirdiniz?
Kimi bu soruya bir dua bırakır.
Kimi ardında uzun bir sessizlik…
Bu satırlar geçmişe değil, bugüne yazıldı.
Hâlâ nefes alanlara, hâlâ fırsatı olanlara…
Bırakın milletin kaşını,gözünü,yaşını ,başını, boyunu, kilosunu, diş macunu markasını, işinize bakın..
Yoksa koltuk, makam bir varmış bir yokmuş olur.
Herkes ölür.
Ama herkes, iyi anılmaz.
Sevgiyle Kalın..