“MERHABA” NASIL “MRB” OLDU?

Abone Ol

Arada bir de olsa gençlerin sitelerinde tur atıp yazdıklarını merak eder, onları okuyup anlamaya çalışırım. Tabii ki onların ilgi alanlarıyla benim gibi moruklarınki farklı olacak; bundan daha doğal ne olabilir ki. Beni kahreden bunlar değil. Aşklarla, meşklerle uğraşmak onların en doğal hakları. Benim asıl üzüldüğüm bunları yazanların Türkçemize yaptıkları. Yani yazılırken yapılan sorumsuz ve laubali yanlışlar.

Türkçemiz; can çekişen, doğu ve batı dillerinin istilasıyla yaşama savaşı veren Türkçemiz. Taa 1074 yılında Kaşgarlı Mahmut’un Türkçenin Arapça istilasına uğraması üzerine Divan-ü Lügat-it Türk’ü yazdığı ve Arapçaya göre ne kadar üstün bir dil olduğunu kanıtladığı Türkçemiz. 1277'de yayımladığı "Bugünden sonra hiç kimse sarayda, divanda, meclislerde ve seyranda Türk dilinden başka dil kullanmaya." fermanıyla Karamanoğlu Mehmet Bey’in korumaya çalıştığı Türkçemiz.

Lâfa gelince milliyetçiliğimize toz kondurmuyoruz. “Şehitler ölmez, vatan bölünmez.” diye bar bar bağırıyoruz. Bayrağımıza el uzatan elleri kırıyoruz. Türklüğümüze leke sürdürmüyoruz. Ama dedim ya lâfa gelince. Oysa meşhur sözüdür Ziya Paşa’nın: “Ayinesi(aynası) iştir kişinin, lâfa bakılmaz.” Oysa milliyetçiliğimiz de, Türklüğümüz de sadece lafta kalmış bizim. Ya uygulama? İşte orada yokuz.

Söyler misiniz, birileri bize milli değerlerimizi unutturmaya çalışmıyor mu? Bizi geçmişimize bağlayan değerlerden kopararak kimliğimizi yitirmemizi istemiyor mu? Cevap “evet” ise yaptıklarımızı nasıl izah edelim? Onların uğraşmalarına hiç gerek yok; biz gerekeni fazlasıyla yerine getirmiyor muyuz? Söyler misiniz; “güzel” yerine “güsell”, “merhaba” yerine “mrb” yazıp, arkadaşına “kanka” diye seslenenler ne kadar Türk ya da milliyetçi? Kime hizmet ettiklerinin farkındalar mı acaba?

Öğrenme psikolojisinde en akıllı yol, söylenilmek istenileni, gene kendi hasmına söyletebilmek, kısaca yedirebilmektir. Ancak bunu yaparken de amaçlanan görüşü, hasmın kendi görüşü haline getirmek hünerini gösterebilmektir. Kısaca sonuca ulaşıldığında, hasım neyi yediğinin farkına bile varmamalıdır...

Hikâyeye göre, bir Alman, bir İtalyan, bir Fransız ve bir İngiliz aralarında köpeğe hardal yedirmek konusunda iddiaya tutuşurlar. Alman önceliği alır, hardalı topak yapar ve köpeğin ensesinden tutarak zorla ağzına tıkar. Hayvanın ağzı yandığı için hardalı yemez ve çıkarır...

İtalyan hemen atılarak “öyle olmaz” der ve hardalı makarna şeklinde ufak parçalar halinde bölüp köpeğe yedirmeğe çalışsa da, hayvanın ağzı gene yandığından o da başaramaz... Fransız da, konuya kendi açısından yaklaşarak, hardalı önce sulandırıp, sos olarak köpeğe yedirmek için uğraşır ama bu uygulamadan da bir sonuç alınamaz...

Sıra İngiliz’e geldiğinde; İngiliz, önce köpeği okşayarak yanına çeker, sırtını sıvazlar, sonra, hardalı topak yaparak hayvanın poposuna yapıştırır. Köpek ardı yandıkça başlar hardalı yani arkasını yalamaya. Kısaca, canı yandıkça yalar, yandıkça yalar ve sonuçta yalaya yalaya hardalı bitirir...

Akıllı ülkeler, hedef ülkeleri istedikleri çizgide tutabilmek için onlara hardalı öyle yedirirler ki, o ülkeler neyi yediklerinin (?) farkına vardıklarında iş işten çoktan geçmiş olur!

DÜŞÜNEN SÖZLER

•Türk dilini incelerken, insan zekâsının dilde yarattığı mucizeyi görürsünüz. Maks Müler

•Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır. ATATÜRK

•Türklüğün vicdanı bir; dini bir, imanı bir. Fakat hepsi ayrılır; olmazsa lisanı bir. Ziya Gökalp

•Bu dil, ağzımda annemin sütüdür. Yahya Kemal Beyatlı

•Önümüzde iki yol var: Ya uyanıp dilimizi koruyacağız ya da iki nesil sonra Türkiye diye bir ülke, Türkçe diye bir dil kalmayacağını kabul edeceğiz! Seçim sizin! Oktay Sinanoğlu