Medeniyetler savaşlarla yıkılmaz önce.
Kavramlarla yıkılır.
Bir toplumun krizi ekonomik olabilir, siyasal olabilir, hatta askeri olabilir. Fakat bunların hiçbiri tek başına medeniyet krizine işaret etmez. Medeniyet krizi, anlam dünyasının çözülmesiyle başlar. Kavramlar içini kaybeder; kelimeler ses olarak kalır ama değer olmaktan çıkar.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur.
Farabi’nin bilgiye dayalı ahlak anlayışı, Gazali’nin niyet vurgusu, İbn Haldun’un asabiyet teorisi… Hepsi bir hakikate işaret eder: Toplumları ayakta tutan yalnızca güç değildir; ortak anlamdır. Ortak anlam çöktüğünde, kurumlar ayakta görünse bile medeniyet sarsılır.
Modern çağ, kutsalı kamusal alandan dışlama iddiasıyla doğdu. Fakat ironik biçimde, kutsalı bütünüyle ortadan kaldıramadı; yalnızca biçimini değiştirdi. Weber’in “büyünün bozulması” dediği süreç, aslında yeni büyüler üretti. Bu kez kutsal, piyasanın ve siyasetin dilinde yeniden şekillendi.
İnanç artık yaşanan bir derinlik değil; kullanılan bir sembol hâline geldiğinde, medeniyet krizi başlar. Çünkü sembol araçsallaştığında anlam ölür. Anlam öldüğünde ise değerler, yalnızca mobilizasyon aracına dönüşür.
Ramazan bir takvim olmaktan çıkıp vitrine dönüşüyorsa, ibadet içsel bir arınma değil de kamusal gösteriye evriliyorsa, ahlak ilke olmaktan çıkıp konjonktüre göre eğilip bükülüyorsa, orada artık bir siyasal tartışma değil, bir medeniyet sorunu vardır.
Medeniyet, yalnızca teknoloji üretme kapasitesi değildir. Aynı zamanda sınır koyabilme erdemidir. Güce sınır, arzuya sınır, öfkeye sınır…
Eğer güç kutsallaştırılırsa adalet zayıflar; eğer sembol hakikatin yerine geçerse vicdan körelir.
İbn Haldun, toplumların çözülüşünü asabiyetin zayıflamasıyla açıklar. Fakat asabiyet yalnızca dayanışma değildir; ortak bir ahlak tasavvurudur. Bugün yaşanan çözülme, dayanışmanın değil, ahlak tasavvurunun erozyonudur.
Arşın şaşmışsa ölçü kalmaz. Dirhem eksilmişse güven kaybolur.
Adalet birine bol, diğerine dar geliyorsa; o artık adalet değildir, tahsis edilmiş imtiyazdır.
Medeniyet krizleri en çok utancın kaybıyla derinleşir. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” dediği şey, büyük ideolojik kötülüklerden ziyade sıradan kayıtsızlıkların birikimidir. İnsanlar yüksek sesle yıkmazlar medeniyeti; sessizce alışarak yıkarlar.
Bugün mesele dinin siyasete alet edilmesi değildir yalnızca.
Mesele, kutsalın metalaşmasıdır.
Mesele, değerin araçsallaşmasıdır.
Mesele, kavramın içinin boşalmasıdır.
Bir toplumda kavram ile hakikat arasındaki bağ koparsa, orada her şey mümkündür. Çünkü ölçü dışsallaşmıştır. Artık doğru, güçle; hakikat, çoğunlukla; ahlak, faydayla tanımlanır.
Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinde bir boşluğa işaret ediyordu. Bizim krizimiz ise daha karmaşık: Tanrı’nın değil, kavramın ölümü. İnanç var olabilir; fakat anlam yoksa, o inanç yalnızca sembol olarak dolaşır.
Medeniyet krizi tam da burada belirginleşir:
Kurumlar ayakta görünür ama güven yoktur.
Semboller görünür ama içerik yoktur.
Kalabalık vardır ama ortak vicdan yoktur.
Ve belki de en çarpıcısı şudur:
Bu durum artık anormal sayılmamaktadır.
Oysa medeniyet, en çok kavramlarını koruyabildiği ölçüde medeniyettir. Kavramı korumak ise yalnızca sözle değil, tutarlılıkla mümkündür. Eğer inanç pazarda tartılıyor, adalet ölçüye göre değil kişiye göre biçiliyorsa; o toplum ekonomik değil, ontolojik bir kriz yaşıyordur.
Bu kriz sandıkla çözülmez yalnızca.
Yasa ile de çözülmez.
Çünkü mesele sistemden önce zihniyettir.
Ve zihniyet, kavramların dirilişi olmadan yenilenmez.