LAİKLİK ÜLKENİN SİGORTASI

Abone Ol

Laiklik yalnızca din ile devlet arasındaki sınır değildir. O sınır, aslında daha büyük bir çizginin parçasıdır: kim yönetecek, kim karar verecek, kim konuşacak?

Laiklik yoksa, halk konuşamaz.

Onun yerine konuşanlar bellidir; kutsalın temsilcisi olduğunu iddia edenler, dokunulmazlık zırhına bürünenler, eleştiriyi günah sayanlar… Böyle bir düzende sandık vardır belki, ama irade yoktur. Seçim yapılır, ama tercih özgür değildir. Özgürlük, aklın serbest dolaşımıdır. Aklın önüne konan her kutsal bariyer, siyasetin görünmez duvarıdır.

Laiklik, yalnızca inananı koruyan bir güvence değil; inanmayanı da insan yerine koyan bir eşitlik ilkesidir. Daha da önemlisi, yurttaşı “kul” olmaktan çıkaran tarihsel bir sıçramadır.

Oysa asıl konu burada bitmiyor.

Laiklik tartışması çoğu zaman dar bir çerçeveye sıkıştırılıyor: başörtüsü, ibadet, yaşam tarzı… Oysa asıl soru şudur: Halk neden yoksul kalır, eğitimsiz bırakılır ve neden bölünür?

Dinin siyasallaştığı yerde, yoksulluk kaderdir. Zira sorgulayan yurttaş yerine, itaat eden kitle makbuldür. Eğitimin niteliği düşer; düşünce yerine ezber yerleşir. Toplum, mezhep, cemaat ve kimliklerle parçalanır. Parçalanmış toplum, kolay yönetilen toplumdur.

Tarih boyunca büyük güçler, halkları yalnızca silahla değil; inanç üzerinden bölerek yönetmiştir. Çünkü bölünmüş toplum direnemez. Eğitimsiz bırakılmış halk, hakkını arayamaz. Yoksullukla boğuşan insan, özgürlüğü kavrayamaz.

Laiklik burada, ekonomik bir anlam kazanıyor.

Laiklik, yalnızca ibadethane ile devlet arasındaki mesafeyi değil; emek ile sömürü arasındaki ilişkiyi de etkiler. Zira özgür düşünen insan, aynı zamanda adalet talep eden insandır. Sorgulayan birey, yalnızca dogmayı değil, eşitsizliği de reddeder.

Laiklik mücadelesi ile sosyal adalet mücadelesi birbirinden kopuk değildir.

Türkiye’de son yıllarda yaşananlar, bu gerçeği daha görünür kıldı. Laiklik zayıflarsa, özgürlükler de zayıflar. Ekmek küçülür. Eğitim geriler, bilgi ve umut azalır. Toplum parçalandıkça, birliği ve geleceği de aşınır.

Bu tablo karşısında bazıları hâlâ laikliği “ikincil” bir mesele olarak görmek ister. Oysa laiklik, bir ülkenin sigortasıdır. O sigorta atarsa, geriye yalnızca karanlık kalır. Eşitsizlik derinleşir, adalet duygusu çürür.

Bugün gereksinim duyulan şey, laikliği yeniden tanımlamak değil; yeniden anımsamaktır.

Laiklik; yalnızca devletin din kurallarıyla yönetilmemesi değil, halkın aklının özgür olmasıdır.

Laiklik; yalnızca ibadet özgürlüğü değil, itiraz edebilme cesaretidir.

Laiklik; yalnızca bir hukuk ilkesi değil, aynı zamanda bir gelecek meselesidir.

Ülkemizde gerçek bir demokrasi kurulacaksa, bu büyük söylevlerle değil; aklın, bilimin ve eşitliğin yeniden değer kazandığı küçük ama kararlı adımlarla olacaktır.

Tarih bize şu gerçeği defalarca gösterdi: Laiklik yoksa, özgürlük yarımdır.
Özgürlük yarımsa, adalet eksiktir. Adalet eksikse, cumhuriyet yalnızca bir anıdan ibarettir.