LAİKLİK OLMADAN NE İNANÇ NE İNSAN KORUNUR

Abone Ol

Toplumların en derin yaraları, çoğu zaman en kutsal saydıkları değerlerin istismar edilmesiyle açılır. Çünkü kutsal olan, sorgulanmaz. Sorgulanmayan ise kolayca araçsallaştırılır. Din ile siyaset arasındaki mesafe, bir tercih değil, bir zorunluluk hâline gelir. Bu mesafenin adı laikliktir.

Din, insanın vicdanında doğar. İnanç, bireyin iç dünyasında anlam bulur. Ancak bu içsel alan, siyasal iktidarın dışsal gücüyle birleştiğinde, artık inanç olmaktan çıkar. Bir yönlendirme aracına dönüşür. O andan itibaren din, insanı yüceltmek yerine, onu yönetenlerin elinde bir araç hâline gelir. İnancın yerini itaat, ahlakın yerini bağlılık, sorgulamanın yerini teslimiyet alır.

Tarih boyunca bu dönüşümün sayısız örneği vardır. İktidarlar, kendi meşruiyetlerini güçlendirmek için dini söylemleri kullanır. Böylece hem eleştirinin önünü keser, hem de kitleleri kolay yönetilebilir hâle getirir. Zira kutsal olanın arkasına saklanan güç, yalnızca siyasal değil, ahlaki bir dokunulmazlık da elde eder. Bu dokunulmazlık, en büyük adaletsizliklerin bile görünmez kılınmasına yol açar.

Oysa laiklik, tam da bu noktada devreye girer. Laiklik, dine karşı bir duruş değildir. Aksine, dini koruyan bir ilkedir. İnancı, siyasetin kirli hesaplarından uzak tutarak onu asli yerine, yani bireyin vicdanına geri bırakır. Devletin herhangi bir inancı temsil etmesini engellerken, her bireyin inancını özgürce yaşamasının güvencesi olur. Böylece din, bir baskı aracına değil, bir özgürlük alanına dönüşür.

Laikliğin olmadığı düzende, hem inanç hem de insan zarar görür. Çünkü siyasetle iç içe geçmiş bir din, kaçınılmaz olarak ayrıştırıcı olur. Farklı inançlar, mezhepler ve düşünceler arasında eşitlik ortadan kalkar; devlet, tarafsızlığını yitirir. Bu durum, toplumsal barışı zedeler, ortak yaşam kültürünü aşındırır. İnanç, birleştiren değil, bölen bir unsura dönüşür.

Daha da önemlisi, laikliğin zayıfladığı toplumlarda eğitim de bundan payını alır. Bilimin yerini dogma, sorgulamanın yerini ezber alır. Oysa bir toplumun ilerlemesi, ancak eleştirel düşüncenin gelişmesiyle olanaklıdır. Eğitim, aklın ve bilimin rehberliğinden uzaklaştığında, sadece bireyler değil, bir ülkenin geleceği de karanlığa gömülür. Cehalet, yalnızca bir eksiklik değil, aynı zamanda bir yönetim aracına dönüşür.

Ekonomik ve toplumsal ilişkiler de bu yapıdan bağımsız değildir. İnancın siyasallaştığı bir ortamda, adalet duygusu zedelenir; eşitsizlikler görünmez hâle getirilir. İnsanlar, yaşadıkları yoksulluğun nedenlerini sorgulamak yerine, kader olarak kabullenmeye yönlendirilir. Din, bir teselli kaynağı olmaktan çıkıp, bir örtü işlevi görmeye başlar. Oysa gerçek adalet, ancak sorgulayan, düşünen ve hak arayan bireylerle olanaklıdır.

Laiklik, yalnızca bir yönetim ilkesi değil, aynı zamanda bir özgürlük ve onur meselesidir. İnsan onurunu, inanç özgürlüğünü ve toplumsal barışı birlikte koruyan bir dengedir. Devletin tarafsızlığını güvence altına alırken, bireyin inancını da siyasetin gölgesinden kurtarır.

Sonuç dinin varlığı ya da yokluğu değil; onun nasıl ve kim tarafından kullanıldığıdır. İnanç, bireyin en saf ve en dokunulmaz alanıdır. Bu alanın korunması ise ancak laiklikle mümkündür. Çünkü laiklik olmadığında, ne inanç kendi saflığını koruyabilir ne de insan kendi özgürlüğünü…

Unutmayalım ki:
Kutsal olan, ancak özgür olursa kutsaldır.