KIRMIZI PAZARTESİ İLE ŞAHANE CUMA ARASINDA KALANLAR

Abone Ol

Kırmızı Pazartesi’deki gibi herkes o gün felaketin geleceğini biliyor, fakat kimse kılını kıpırdatmadan yaklaşan mukadderatı seyrediyordu; ta ki "Kutsal Cuma" gelene kadar.

Batı'da tüketim çılgınlığının ve indirimlerin adıdır Black Friday. Bizde ise bu tabir önce "Siyah Cuma" olarak tercüme edilip raflarda yerini aldığında, yöneticilerimiz kalkanları kuşanıp "Dinimiz aşağılanıyor" buyurdular ve adı bir çırpıda değiştirildi: Efsane Cuma, Şahane Cuma, Kutsal Cuma…

İndirimlerin bereketi o coğrafyalarda kalmıştı elbette, lakin insana zincir vurma zanaatını bu topraklarda öyle bir büyüttüler ki... Cuma akşamı borsa kapandığı an, en büyük sansasyonları patlatmak için saat tam 17.00 beklendi. Kimi zaman borsa devre kesiciye sokulur, halkın şoku sindirmesi beklenerek zulüm zamana yayılırdı. Mahkeme kararları adli tatile girerken servis edilir, böylece adaletten kaçmak için en konforlu zamanlar kazanılırdı. Hafta sonu kodeste çürüyenlerin hesabı nöbetçi memurlara yıkılır, resmi işlem için yeniden pazartesi sabahı istenir idi.

Gerçekte ise muhalif olanlar için o gün, adı ne olursa olsun, kapkara bir cuma idi.

"Neden susuyorsunuz?" diye sorsanız, gafil olanlar gözlerini kaçırıp "Görmüyor musunuz?" diyerek kendi korkaklığını kalkan yapardı. Ortada kanunlar vardı lakin ipe un seriliyordu. Savcı, iradesini yönetenlere teslim ettiği an zırhlı Mercedes'le ve korumalarla ödüllendiriliyor; dilediği gibi fetva üretenler aynı konforla taltif ediliyordu. İşi bitenlerin ipi çekiliyor, sessizlik sağlandığında ise bir kenara atılıyorlardı. Ülkenin üzerine öyle bir paranoya sinmişti ki, sadece muhalefet değil, aynı iktidar safında yürüyenler dahi her adımının gözetlendiğinden, telefonlarının dinlendiğinden emin haldeki fısıltılarla yaşıyordu.

İşte bu tezatlar ülkesinde, bir Anadolu kasabasının taş duvarları arasında, bambaşka bir zamana ve ruha çarptım.

"Bir çayımı içmeden mümkünü yok bırakmam," dedi Kamil Efendi.

Kabul ettim; aksi takdirde o saf yürek incinecek, misafirperverliğine leke sürülmüş gibi bir eziklik yaşayacaktı.

Bizim insanımızdı işte; yapılan ya da yapılmayan bir iyiliğin altında kalamazdı.

"Aha ev burası," dedi.

Yüksek kerpiç duvarlarla çevrili konağın büyük kanatlı kapısını itekleyerek açtı. Arabayı geniş avluya, traktörün yanına park ettim. Varlıklı bir eve benziyordu. İki katlı, beyaz badanalı evin iki yanında uzayıp giden sundurmalar ve onların derinliklerinde ahır, samanlık sandığım kapalı alanlar... Genişçe, lavanta kokulu bir misafir odasına buyur etti beni. Odanın üç tarafı kırmızı desenli halıyla kaplanmış sedirlerle çevriliydi. Yere Anadolu motifli tek parça kilim serilmişti. Duvarlarda irili ufaklı asker fotoğrafları asılıydı.

Üşümemem için yanan odun sobasının çıtırtıları beni alıp çocukluğumun uzun kış gecelerine, arka bahçede selvi gibi uzayan kavak ağaçlarına ve rüzgârın ıslığına götürdü.

Kamil Efendi, misafirliğime çocukça bir sevinçle katılıyor; birbirine bitişik kalın kaşları, pos bıyığı ve sağ şakağından kulak memesine inen derin kesik iziyle mütebessim bir şekilde odaya girip çıkıyordu.

Tanrı ne verdiyse ikram etmişti. Bu kadar kısa zamanda bu zengin sofranın nasıl kurulduğuna hayret ederek yemeklerimizi yedik, çaylarımızı içtik, sigaralarımızı tüttürdük. Artık veda vaktiydi.

"Kalsaydın iyi olurdu, sabah giderdin" ısrarını nazikçe geri çevirdim. Gerçekten gitmem gerekiyordu. Tam odadan çıkarken, iki pencerenin arasına özenle yerleştirilmiş genç asker fotoğrafını işaret ettim:

"Oğlun mu?" dedim.

İri siyah gözleri gözlerime tutundu. Usulca: "Evet," dedi.

Kapıyı açtı, arabayı çalıştırdım.

Dış kapının önüne çıktık, kucaklaştık. "Her zaman beklerim, yolun açık olsun," dedi.

Bir şeyler söylemek kabilinden: "Çocuk ne zaman terhis oluyor?" diye sordum.

Sormaz olaydım...

Bir an durakladı. Kısık bir sesle, yüreğindeki o devasa yangını zapt etmeye çalışarak:

"Sizlere ömür, Ağrı'da şehit düştü... Birkaç yıl oluyor," dedi.

Başı önünde ilave etti: "Tek oğlumdu..."

Kalakaldım. Tıkandım. Parça parça oldum, ufaldım.

Sanki böğrüme bir hançer saplanmıştı; o an yüreğim duracak sandım. Oğlu değil, sanki benim canımdan bir parça gitmişti. Acısını o asil sessizliğin arkasına saklamak için gösterdiği o inanılmaz gönül zenginliği beni yerle bir etmişti.

Sendeleyip düşmemek için arabanın kapısına tutundum.

Yaklaşık yedi saat süren o koyu sohbet boyunca, ülkenin acıları, siyasetin kirliliği ve kargaşası konuşulurken, evinde bizzat vatan ateşinde kavrulan bir babanın bu kaybı bir kez olsun diline dolamaması... Bu nasıl bir asalet, nasıl bir ruh yüceliğiydi?

Anadolu sadece ana değil, dağ gibi babalarla da doluydu.

Uzaklaşırken içim kan ağlarken bir an dikiz aynasından geriye baktım. Kamil Efendi, kanatlanıp birazdan göklere uçacak ulu bir kartal gibi arkamdan el sallıyordu. Gerilerden vuran dolunayın şavkıyla heybetli gölgesi uzadıkça uzuyor; Ilgaz Dağları'ndan kopup Toroslar'a doğru yükleniyor, sanki Akdeniz'in masmavi sularına düşecek gibi büyüyordu.

Ertesi gün televizyonlar, mecliste birkaç güne kadar Kamil Efendi'nin oğlu gibi binlerce genci toprağa verenlerin katillerine "barış affı" çıkarılacağından bahsediyordu.

Meclisin bahçesinde ise şahadete eremeyen gazilerimiz; takma kolları, bacakları ve boş kalan göz çukurlarıyla "Biz bu devlet için canımızı verdik, açlık ve yokluk içinde kıvranırken ne yapıyorsunuz?" diye haykırıyor, fakat seslerini duyan olmuyordu.

Meclis çatısı altında; bu vatanın evlatlarını katleden terör odaklarına özgürlük vaat edenler, iktidar koltuklarını korumak adına bir denileni iki etmiyordu. Mutlak bir teslimiyetle hizaya gelen vekiller, oy çokluğuyla bu hazin kararı onaylarken; dışarıda bu vefasızlığı protesto eden vatan evlatları yok sayılıyor, susturuluyor ve topyekûn bir sefalete mahkûm ediliyordu.

Hukuk böylesine eğilip büküldüğünde ise, ne yazık ki bu bereketli topraklarda sapla saman birbirine karışıyordu.