Bizim memlekette fikir ayrılıkları uzun zamandır fikirlerle ilgili değil. İnsanlar artık bir cümlenin doğruluğunu tartışmıyor; o cümlenin kim tarafından söylendiğine bakıyor. Bir düşüncenin tutarlılığını sorgulamıyor; o düşüncenin hangi masada dile getirildiğini merak ediyor.
Sabah birbirine ağır sözler söyleyen siyasetçilerin akşam aynı salonda bulunması bile başlı başına bir toplumsal meseleye dönüşebiliyor. Oysa siyasetin doğasında çatışma da vardır, müzakere de.
Fakat biz galiba siyaseti bir devlet işi olmaktan çok bir gönül meselesi gibi yaşamayı tercih ediyoruz.
Bu yüzden ülkede çoğu zaman programlardan çok jestler konuşuluyor.
Bir liderin hangi reformu önerdiği değil, kimin elini sıktığı...
Bir partinin neyi savunduğu değil, kiminle aynı kareye girdiği...
Bir kurumun ne yaptığı değil, kime selam verdiği...
Sanki fikirler geri çekilmiş, semboller sahnenin ortasına yerleşmiş gibi.
Belki de bu yüzden memleketin ruh hali sürekli bir kırgınlık halinde yaşıyor.
Herkes birilerine darılmış durumda. Vatandaş siyasetçiye, siyasetçi rakibine, partiler birbirine, kurumlar birbirlerine...
Ve bu kırgınlıklar içinde asıl konuşulması gereken şeyler sessizce arka sıralara çekiliyor.
Üniversiteler bir gecede değişebiliyor.
Kurumların yönü bir imzayla farklılaşabiliyor.
İnsanların yıllarını verdiği emekler birkaç satırlık metinlere sığdırılabiliyor.
Fakat bütün bunlardan daha büyük bir tartışma, kimin kiminle aynı resepsiyonda görüldüğü olabiliyor.
İşte burada ince bir ironi başlıyor.
Çünkü memleketin gündemi çoğu zaman insanların nasıl yaşadığından çok, siyasetçilerin birbirlerine nasıl baktığına odaklanıyor.
Oysa hayat başka bir yerde akıyor.
Mutfakta.
Markette.
Kirada.
Faturada.
Ay sonunu getirmeye çalışan milyonlarca insanın sessiz hesabında...
Bir ülkede açlık ve yoksulluk sınırları sürekli yükselirken, geniş toplum kesimleri her geçen gün daha dar bir hayatın içine sıkışırken, siyasetin en hararetli tartışmasının kimin kime selam verdiği olması başlı başına bir toplumsal hicivdir.
Çünkü vatandaşın gündemi geçimdir.
Siyasetin gündemi ise çoğu zaman temsildir.
Biri ekmeğin fiyatını hesaplar, diğeri fotoğraf karesindeki mesafeyi.
Biri çocuğunun geleceğini düşünür, diğeri kimin hangi masada oturduğunu.
Ve zamanla toplum şu tuhaf duyguyla baş başa kalır:
Memleketin gerçek sorunları ile memleketin siyasi tartışmaları sanki aynı ülkede yaşamamaktadır.
Bu yüzden insanlar yalnızca yoksullaşmaz.
Aynı zamanda temsil edilmediklerini de hissetmeye başlarlar.
Çünkü hayat ağırlaştıkça, semboller hafifler.
Ne var ki belirsizlik çağlarında insanlar yine de sembollere tutunur.
Geleceğinden emin olamayan toplumlar, kurumlardan çok işaretleri okumaya başlar...
Belirsizlik büyüdükçe insanlar ilkelerden çok işaretlere bakıyor. Kurallar zayıfladıkça yüz ifadeleri önem kazanıyor. Kurumlar küçüldükçe kişiler büyüyor.
Sonunda siyaset, fikirlerin yarıştığı bir alan olmaktan çıkıp duyguların protokolüne dönüşüyor.
Ve insan bir süre sonra kendine şu soruyu soruyor:
Bu ülkede gerçekten kim neyi savunuyor?
Yoksa herkes sadece bir sonraki kırgınlığın provasını mı yapıyor?
Belki de çağın en büyük trajedisi budur.
Kimsenin yarından emin olamadığı bir yerde insanlar geleceği değil, birbirlerinin tavırlarını takip ediyor.
Ve belirsizlik büyüdükçe toplum, devletin resmi kurumlarından çok siyasi aktörlerin mimiklerini okumaya çalışıyor.
Çünkü hukuk öngörülebilirlik demektir; insanın yarın sabah hangi kuralla karşılaşacağını bilmesi demektir. Fakat gücün keyfiliği öngörülebilirliği sevmez. Her şeyi kendi anlık iradesine göre şekillendirmek ister.
İşte o noktada hukuk ile keyfilik aynı ülkenin sınırları içinde yaşayan, fakat birbirinin dilini konuşmayan iki ayrı hayata dönüşür.
Birinde kurallar vardır; diğerinde yorumlar.
Birinde kurumlar vardır; diğerinde kişiler.
Birinde vatandaş yarınını planlar; diğerinde yarının ne olacağını tahmin etmeye çalışır.
Ve toplum, farkında olmadan hukuk devleti ile irade devleti arasında sıkışmış bir ruh haline sürüklenir.
O zaman ülke yavaş yavaş bir fikirler cumhuriyeti olmaktan çıkıyor; kırgınlıklar cumhuriyetine dönüşüyor.
Herkes konuşuyor.
Herkes suçluyor.
Herkes sadakat istiyor.
Ama hiç kimse yarının nasıl kurulacağını anlatmıyor.
Çünkü yarına dair söz söylemenin yerini, birbirine kırılmanın konforu almış durumda.