İçinde yaşadığın toplumun sınırları, senin dünyanı da belirliyorsa; karanlığa bir mum yakmak yerine, başkalarının yaktığı mumların titrek ışığında yürümeyi seçiyorsan; “ayıp olur”, “tepki alırım” kaygısıyla içindeki gerçeği sessizliğe mahkûm ediyorsan…
Ve “farklı” olanı bir sır gibi saklayıp, kalabalığın tekdüze nağmelerine eşlik ediyorsan…
O zaman değişim, senden uzakta değildir.
Ama senden başlamıyordur.
Kendi zihnindeki tabuları yıkmadan, iç sesinin putlarını kırmadan, başkalarınınkine nasıl dokunabilirsin?
Sorgulamadan tekrar eden bir ses değil; düşünen bir bilinç olmayı göze almak gerekir önce.
Ancak o zaman, birlikte “düşünen bir toplum” olmanın kapısı aralanabilir.
Unutma:
Köklü değişimler, yüzeyden değil, derin kaynaklardan beslenir.
Kestiğin hortum ne kadar büyükse, özgür bıraktığın hakikat suyu da o kadar coşkun akar.
Aksi halde gün gelir; tarihi korkunun ve çıkarın dar penceresinden okumaya başlarsın.
“Türklerden şimdilik bahsetmeyelim” diyen seslerde, aslında “gerçeği erteleyelim” çağrısını fark edemezsin.
Bu yaklaşım, bir yüzyıl önce “Hepimiz Osmanlıyız” diyerek tüm farklılıkları aynı potada eritmeye çalışan ve sonunda çöken zihniyetin yeni bir versiyonudur.
“Türkiyelilik” gibi yeni bir kabuğun içine, eski ve işlevini yitirmiş bir ruhu yerleştirmeye benzer. Dün tutmayan bir tutkalın, bugün tutacağını ummak gibidir.
Tıpkı Suriye’de, boş vaatlere inanarak büyük güçlerin senaryolarında figüran olmayı kabul edenlerin yaşadığı gibi…
Karakterinin özünde bağımsız bir çekirdek taşımayanlar, başkalarının üniformasını kolayca ruhlarına giydirir.
O üniformanın cebindeki “goy goy” ninnileriyle avutulur, kendilerinin bile inanmadığı hayallerin peşinden sürüklenirler.
Asıl dertleri düşünsel bir mücadele değildir; konumlarını ve küçük ikballerini korumaktır.
Gerçeği fark etmeleri ise, ancak o hayal büyük bir gürültüyle dağıldığında mümkün olur.
Bugün Ortadoğu’ya bak:
Herkes hayranlıkla uzak diyarlara göz dikerken, yanı başındaki komşusuna düşman kesiliyor.
Böyle bir zihniyetin egemen olduğu yerde, huzurdan ve birlikten söz etmek; çölde serap görmeye benzer.
Büyük tarihin küçük insanları arasında
Nefret ve önyargıyla doluyuz.
Her şeyin bir geçmişi var; ama çoğu zaman nereden geldiğini sormuyoruz.
Mülklere el konulması, halkların sürgün edilmesi, kitapların yasaklanması…
Bunların geride kaldığını sanıyorduk. Oysa bugün, zihinlere el koymanın daha inceltilmiş biçimleriyle karşı karşıyayız.
Basit bir hayatın yerini alan bu “yenidünya”, garip bir şekilde düşünceyi büyütmek yerine solduruyor. Oysa bütün gelişim ve değişimin kaynağı düşüncenin kendisiydi.
Şimdi ise, ne düşündüğünle değil, neden düşündüğünle yargılanıyorsun.
Bu bir zihinsel kıtlıktır.
Büyük bir tarihe sahip bu toplum, neden içine girdiği cendereden çıkamıyor?
Neden yüzyıllardır ayağına dolanan prangalarla vedalaşamıyor?
Neden acıların kök nedenlerine dönüp bakmak yerine, aynı döngüyü tekrar ediyor?
Ve neden bir türlü mutlu olamıyoruz?
Neden yeni ve derin hayallerin içine dalamıyoruz?
Tarihin bize tanıdığı özel bir istisna mı var?
Bu kadar hoyratça davranırken, “dünyada varız” derken; aslında var olanların arasında yavaş yavaş kaybolduğumuzu fark etmiyor muyuz?