Yeryüzünde ikinci bir Türkiye Cumhuriyeti yoktur; çünkü bu devletin çatısı altında yaşayan ve Anayasa'nın ortak vatandaşlık tanımı içinde "Türk milleti" adını taşıyan başka bir millet de yoktur.
Bu nedenle bu milletin ortak hafızasını oluşturan kavramlar üzerine yürütülen her tartışma, yalnızca kelimelerle ilgili değildir; aynı zamanda ortak kimlik ve tarih algısıyla da ilgilidir. İşte bu yüzdendir ki, bu milleti isimlerinden vurmaya çalışanlar, aslında bir varoluşu hedef almaktadır.
Milletler yalnızca sınırlarla ayakta kalmaz. Onları bir arada tutan görünmez bağlar vardır: ortak hatıralar, ortak semboller ve ortak kelimeler. Çünkü bir toplum, geçmişini en çok diliyle taşır. Dil değiştikçe yalnızca kelimeler değil, o kelimelerin taşıdığı anlam dünyası da dönüşür.
Tarih boyunca bunun sayısız örneği yaşandı. Fransız Devrimi'nden sonra yalnızca yönetim biçimi değil, takvimden hitap şekillerine kadar günlük hayatın dili değiştirildi.
Sovyetler Birliği'nde şehir isimleri ve tarih anlatıları defalarca yeniden düzenlendi.
Berlin Duvarı'nın yıkılmasının ardından Doğu Avrupa ülkelerinde birçok cadde ve meydanın adı değiştirilerek yeni bir tarih anlatısı oluşturuldu.
İsimler değiştiğinde yalnızca tabelalar değişmez; toplumun geçmişiyle kurduğu ilişki de yeniden şekillenir.
Bu yüzden kelimeler hiçbir zaman masum ayrıntılar değildir.
Ne var ki bugün kendi ülkemizde, bu ülkenin kimliğinden, hafızasından ve ulusal devleti inşa eden temel taşlardan rahatsız olan bir anlayış var. Ağacı baltayla deviremeyeceğini anlayınca, bu kez köklerine sessizce kurt salıyor. Kelimeler üzerinde kurulan bu sessiz kuşatma, tarihi doğrudan inkâr etmek yerine onu isimlerinden arındırarak ruhunu boşaltmaya çalışıyor.
Kimi zaman tarihî kavramlar, kimi zaman millî semboller, kimi zaman da ortak hafızayı temsil eden ifadeler farklı gerekçelerle yeniden tanımlanmak isteniyor.
Elbette dil yaşayan bir varlıktır; zamanla değişir, gelişir ve yeni kavramlar üretir. Buna kimsenin itirazı olamaz. Ancak doğal dil değişimi ile tarihî hafızayı dönüştürmeye yönelik bilinçli müdahaleleri birbirinden ayırmak gerekir.
Utanma eşiği de aşılırsa, yarın bir gün Sakarya Meydan Muharebesi'ne "Batıdaki Savunma Faaliyetleri",
Büyük Taarruz'a ise "Son Aşama Harekâtı" demeleri kimseyi şaşırtmamalıdır.
Bir zamanlar "Millî Marş" yerine "ulusal motivasyon" gibi ifadeler kullanılması, marş okunurken ayağa kalkılmaması ve hatta makamının değiştirilmesinin tartışmaya açılması da ne çabuk unutuluyor.
Belki yakında "Türk Kahvesi"ne "Kavrulmuş Çekirdek İçeceği",
"Bayram Harçlığı"na da "Çocuklara Yönelik Motivasyon Transferi" denir.
Fakat ne yazık ki, bu isim değiştirme oyunu sonunda "Vatan" dediğimiz o mukaddes toprak parçasına "Stratejik Coğrafi Bölge" demeye getirirler.
Zannediyorlar ki kelimeler değişince hafıza da değişir; isimler silinince anlamlar da yok olur.
Oysa isimler yalnızca birer kelime değildir.
"Çanakkale", "Sakarya", "Büyük Taarruz", "İstiklâl Marşı" ya da "Türk kahvesi" denildiğinde akla gelen yalnızca bir savaş, bir eser veya bir içecek değildir. Her biri, nesiller boyunca ortak hafızada yer etmiş kültürel sembollerdir. Bu sembollerin anlamını boşaltan veya onları yalnızca teknik ifadelerle ikame eden bir yaklaşım, ister istemez o ortak hafızanın da aşınmasına yol açabilir.
Her bir isim, bir milletin ortak hafızasına vurulmuş bir mühürdür. O mührü kazımaya çalışanlar, aslında taşın kendisini aşındırmaktadır.
Bir zamanlar George Orwell, *1984* romanında dili daraltarak düşünceyi daraltmaya çalışan hayalî bir düzen tasvir etmişti. Roman kurmacaydı; fakat anlattığı fikir hâlâ güncelliğini koruyor: İnsanların kullandığı kelimeler daraldıkça düşünce dünyaları da daralabilir. Bu nedenle dil üzerine yürütülen tartışmalar yalnızca edebiyatın değil, özgürlüğün ve toplumsal hafızanın da konusudur.
Elbette her isim değişikliği kötü niyet taşımaz. Zamanın şartları değişebilir, toplumlar yeni kavramlar üretebilir. Ancak şu soruyu sormaktan da vazgeçmemeliyiz: Yapılan değişiklik, geçmişimizi daha iyi anlamamızı mı sağlıyor; yoksa geçmişimizle aramıza görünmez bir mesafe mi koyuyor?
Asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü bir millet önce toprağını değil, hafızasını kaybeder. Hafızasını kaybeden toplum ise zamanla ortak aidiyet duygusunu da zayıflatır. Ortak aidiyet zayıfladığında ise geriye yalnızca aynı coğrafyada yaşayan kalabalıklar kalabilir.
Bugün dünyada kültürel mirasın korunmasına yönelik uluslararası çabaların temelinde de bu anlayış vardır. Tarihî eserler kadar tarihî isimler, gelenekler ve ortak semboller de kültürel mirasın parçaları olarak kabul edilir. Çünkü geçmişini koruyamayan toplumların geleceğini sağlam temeller üzerine inşa etmesi güçleşir.
İnsan sormadan edemiyor: Bu çaba gerçekten kimin adına yürütülüyor? Bu dili kim öğretiyor? Hangi akıl, bir milleti kendi geçmişine yabancılaştırmayı ilerleme olarak sunuyor?
Bir yandan ümmetçilik, bir yandan etnik ayrışmalar, bir yandan başka kimliklerin gölgesinde şekillenen söylemler... Kimi ümmet şemsiyesi altında eriterek, kimi etnik aidiyeti öne çıkararak; ama neticede hepsi aynı ulusal potayı soğutmayı hedefliyor.
Her biri aynı çınarın gövdesini farklı yerden kemiren kurtlar gibi. Dallar birbirine düşerken köklerin sessizce zayıfladığını göremeyenler ise hâlâ bunun sıradan bir tartışma olduğunu sanıyor.
Kime anlatalım derdimizi? Hangi kapıyı çalsak bu sessiz aşınmayı görecek bir vicdan bulacağız?
Sormazlar mı o sessiz kurtları besleyenlere: Bir milletin kelimelerini çaldıktan sonra geriye ne kalır? Kalır mı? Kalırsa eğer, o da boş bir kabuk olur. Ama millet dediğin, kabuğuna değil özüne sahip çıkandır.
Ne mutlu ki bu milletin özü, kelime oyunlarıyla değişmeyecek kadar köklü, hafızası ise silinmeyecek kadar derindir.
Çünkü bir milleti yıkmanın ilk adımı sınırlarını değil, kelimelerini değiştirmektir. Tarihi değiştirmek çoğu zaman savaş meydanında değil, sözlüğün satır aralarında başlar. Ve kelimelerini koruyan milletler, hafızalarını da korurlar.
Ve bilirler ki...
"Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl..."