İMPARATORLUK HAYALLERİ VE CUMHURİYET GERÇEĞİ

Abone Ol

Siyaset bazen toplumların hafızasını yoklar. Bir tümce kuruluyor, bir hedef gösteriliyor, bir geçmiş özlemi yeniden dolaşıma sokuluyor. Ardından tartışmalar başlıyor. Asıl önemli olan ise, söylenen sözlerin hangi tarih anlayışına dayandığı ve kimler tarafından söylendiğidir.

Devletler sadece coğrafya üzerinde kurulmaz. Aynı zamanda bir fikir üzerine yükselir. Tarihe hangi pencereden bakıyorsanız, geleceği de o temel üzerinde kurarsınız.

Son yıllarda Türkiye'de yeniden gündeme getirilen bazı söylemler, Osmanlı mirasını siyasal bir proje gibi yorumluyorlar. "Eski topraklar", "tarihî etki alanı", "ortak coğrafya" ve benzeri kavramlar üzerinden yapılan değerlendirmeler, kimi çevrelerde yeniden büyümenin ve güç kazanmanın yolu olarak anılmaya başlandı.

Oysa tarihi, duygularla değil gerçeklerle okumak gerekir.

Tarihin bize öğrettiği gerçek şudur: İmparatorluklar geçmişin, ulus devletler ise modern çağın ürünüdür.

Toplumlar da nehirler gibidir. Kaynağından çıkar, çeşitli yataklardan geçer ve sonunda yeni bir mecraya ulaşır. Hiçbir nehir doğduğu noktaya geri dönmez. Dönmeye çalıştığında ise akışını kaybeder.

Cumhuriyet böyle bir tarihsel dönüşümün sonucudur.

Osmanlı İmparatorluğu kendi çağının koşullarında büyük bir siyasal organizasyondu. Cumhuriyet ise, çöken bir imparatorluğun ardından ortaya çıkan yeni dünyanın gerçeklerine uyan tarihsel bir yanıttır. Egemenliğin hanedandan millete geçmesi, yurttaşlık anlayışının doğması, hukukun laikleşmesi ve bilimin devlet yönetiminde temel ölçü haline gelmesi bu dönüşümün en önemli aşamalarıydı.

Cumhuriyet, geçmişin reddinden öte, tarihin zorunlu rotası olmuştur.

İlhan Selçuk'un düşünce dünyasında da bu anlayışın izlerini görmek olasıdır. Tarihe romantik özlemlerle değil, neden-sonuç ilişkileriyle yaklaşmak gerekir.

Zira bir devletin büyüklüğü haritalardaki genişlikle ölçülmez. Gerçek büyüklük; eğitimde, bilimde, üretimde, hukukta ve özgür düşüncede ortaya çıkar.

Dünyanın güçlü ülkelerine bakıldığında onları etkili kılan şey, geçmiş imparatorlukların sınırlarını yeniden kurma arzusu değildir. Güçlerini bilgi üretiminden, teknolojiden ve sağlam kurumlardan almalarıdır.

Bilimsel düşüncenin bize gösterdiği gerçek: İnsanlık tarihi genel olarak ileriye doğru akar. Mutlak yönetimlerden halk egemenliğine, dogmadan akla, tebaadan yurttaşlığa doğru gelişen süreç bunun en açık kanıtıdır.

Bizim Balkanlar, Kafkasya, Orta Doğu ve Kuzey Afrika ile tarihî bağlarımız vardır. Bu bağlar kültür, ticaret, diplomasi ve iş birliği ile geliştirilebilir. Ne var ki bu ilişki biçimi geçmişi yeniden kurma ereği taşırsa gerçeğin dışına çıkar.

Atatürk'ün dış politika anlayışı bu noktada önemlidir. Cumhuriyet'in kurucusu, devlet yönetiminde duyguların değil aklın rehber olmasını istemiştir. Ulaşılması mümkün olmayan hedeflerin milletlere ağır bedeller ödettiğini tarih boyunca görebiliriz.

Cumhuriyet'in temel tercihi, sınırları büyütmekten öte devletin niteliğini yükseltmek olmalıdır.

Günümüzde Türkiye'nin önündeki asıl soru da budur: Nasıl daha güçlü, daha saygın ve daha etkili bir ülke olabiliriz?

Bu sorunun yanıtı: geçmişin imparatorluk haritalarında değil, laboratuvarlarda, üniversitelerde, fabrikalarda ve özgür düşüncenin üretildiği kurumlardadır.

Zira çağımızın fetihleri toprakla değil, bilgiyle yapılmaktadır. Cumhuriyet'in tarihsel değeri de burada ortaya çıkar. O yalnızca bir yönetim biçiminden öte, aklın, bilimin ve çağdaş uygarlık hedefinin siyasal ifadesidir.

İmparatorluk hayalleri geçmişe aittir.

Cumhuriyet gerçeği ise geleceğe...

Zira tarih, her zaman geçmişten geleceğe doğru akmıştır.