EŞİT VATANDAŞLIK MI, DAĞILMANIN ÖNÜNÜ AÇMAK MI?

Abone Ol

Bu süreç, Türk halkını etnik topluluklara bölme girişimidir.

Sıkça dile getirilen "eşit vatandaşlık" kavramı, bireyler ve yurttaşlar arasındaki evrensel eşitliği savunmak anlamına gelmemektedir.

Bu talep kisvesi altında istenen; etnik toplulukların anayasada ayrı kimlikler olarak tanınması, etnik anadillerin ulusal ve bölgesel resmi dil haline gelmesi, tüm devlet ve toplum hizmetlerinde çoklu resmi dil sistemine geçilmesi ve seçimlerde parlamento ile belediye meclislerinin etnik kotalar temelinde oluşturulmasıdır.

Bu, günümüzde Bosna-Hersek’te Dayton Anlaşması’yla kurulmuş olan "Milliyetler Sistemi"nin Türkiye'ye uyarlanması demektir.

Elbette bu projenin olmazsa olmaz şartı, Anayasa'dan "Türk vatandaşlığı" kavramının tamamen silinmesidir.

HDP/DEM çizgisi ve terör elebaşı da tam olarak bu amaca odaklanmış durumdadır.

İşte tam da bu noktada; Mecliste ve İmralı’da iktidar teröristlerle müzakere masaları kurup flörtleşirken, Güvenpark’ta hak arayışının 21. gününde bir gazimiz protez ayağını yastık yaparak geceyi soğukta geçiriyordu.

Oysa aynı iktidar, yıllarca "Hocamız" dediği kişilere bir gecede "terörist" derken, yine yıllardır "terörist" ilan ettiklerine bir gecede "önder" diyebiliyordu.

Sokakta okumayan, yarı cahil halini akıllılık sanan kesimler ise sosyal medyada kulaktan dolma, yalan yanlış bilgilerle tarih tartışıyordu:

· Kimi çıkıp "Kerkük ve Musul İngilizlere satıldı, cumhuriyetin kurucusuna bakın" diyor.

· Bir başkası kendisini Osmanlı sanarak "Osmanlı artıkları sattı" suçlamasında bulunuyor.

· İttihat ve Terakki'nin devamının dünkü ana muhalefet partisinin olduğunu söyleyenler, Osmanlı'yı savaşa sürükleyenlerin onlar olduğunu iddia ediyor; fakat Alman zırhlılarının Çanakkale Boğazı'ndan kimler tarafından içeri alındığından bihaber yaşıyor.

· Bir diğeri "İttihatçıyız hepimiz, saray z*lerine karşıyız" diyerek öfke kusuyor, kimileri ise "Çok sıkıldım bu cahillerden" diyerek hiçbir şey üretmiyor.

Bugüne bakıp şu acı gerçeği itiraf etmek gerekir:

Bu millet hangi savaşı kaybetti? Okuma, anlama ve düşünme mücadelesini kaybetti.

HANGİ SAVAŞTAN MAĞLUP ÇIKTIK?

Pek çok aydın kılıklı isim sessizliğini korurken, Uluslararası İlişkiler Profesörü Prof. Dr. Hasan Ünal yaptığı şu çarpıcı tespitle durumu özetlemektedir:

"Öcalan’a yönelik övgü dolu haberler öyle bir seviyeye ulaştı ki, artık bu haberleri okumak bile insanı rahatsız eder hale geldi. Dünya siyasi tarihini incelediğimde, büyük bir savaşı kaybetmediği halde, topraklarının tek bir karışı işgal edilmediği halde bu derece teslimiyetçi bir ruh haline bürünen veya büründürülen başka bir devlet örneği hatırlamıyorum. Asıl mesele şu: Biz hangi savaşta mağlup olduk da bugün bu tabloyu izliyoruz?"

Devlete başkaldıran, can alan unsurlar bugün meclisin içinde baş tacı edilip "demokrasiyi geliştirme" kisvesiyle sunulurken; aynı devleti düne kadar muhafaza eden, bu uğurda gazi olup kolunu, bacağını, gözünü kaybeden kahramanlar meclis dışındaki parklarda dışlanmakta ve adeta "tu kaka" ilan edilmektedir.

Açlığa, sefalete mahkûm edilmiş; protezlerini kendi cebinden, avucunda kalan son kuruşla temin etmeye çalışan insanlar bir yandadır; onları bu hale getirenlere siyasi paye veren anlayış ise diğer yanadır.

HUKUKUN VE ADALET İLKESİNİN ÇİĞNENMESİ

Terör örgütü PKK’lılardan suça karışmamış olanları affedeceklermiş! Peki, Öcalan bu tablonun neresinde yer alıyor? Bunu halka açıklayacak tek bir iktidar mensubu var mı?

Eğer bir genel af söz konusu olacaksa bu herkese şamil olmalıdır; aksi takdirde Anayasa’nın eşitlik ilkesine açıkça aykırıdır. Kanun koyucular bu yasaları, güçlüye ve silahlı olanlara zırh olsun diye mi çıkardılar? Hani kanunlar haklının hakkını korumak içindi? Anlıyoruz ki kanunlar, yalnızca güçlünün çıkarlarını korumak için eğilip bükülmektedir.

Geçmişin darbeleri tanklarla, silahlarla ve üniformalarla gelirdi. İktidar zorla ele geçirilir, anayasal düzen askıya alınırdı. Bu kaba yöntemler içeride güçlü bir direnç yaratır, uluslararası alanda ise rejimin meşruiyetini tartışmalı hale getirirdi.

Küreselleşen dünyada darbe yöntemleri de evrildi. 21. yüzyılda otoriter sistemler için seçimler birer meşruiyet kaynağı olduğundan, "hukuk darbesi" yapmak çok daha kolay hale gelmiştir. Meclise kimin gireceğini belirleyenler; müebbet hapse mahkûm edilmiş bir terörist başının talepleri doğrultusunda özerklik tartışmalarını açmak, anayasadaki millet tanımını değiştirmek ve farklı dilleri resmi statüye taşımak için kolları sıvamıştır.

Bitti, bitiyor her şey...

Daha dün "Biz asla böyle bir şey yapamayız, teröristlerle masaya oturmak tarihimize ve cibilliyetimize aykırıdır" diyen ülkenin en yetkili makamları, bugün bu tarihi çark edişi hangi siyasi gerekçeyle izah etmektedir?

Adalet Bakanı'nın "Genel af yok, şahsi düzenleme de yok" deyip lafı gevelemesi, halkı kandırmaya yönelik bir göz boyamadan ibarettir.

Hâlâ "Reis iyi adam da etrafındakiler yanlış yönlendiriyor" diyerek durumu savunanlar, yaşanan bu tablonun büyüklüğünü göremeyecek kadar körleşmiştir.

İMRALI’DAN GELEN SÜREÇ VE MEKTUP

DEM Parti İmralı Heyeti, 2 Ağustos 2026 tarihinde İmralı Cezaevi'nde Abdullah Öcalan ile bir görüşme gerçekleştirmiş ve 3 Ağustos'ta bu görüşmeyi kamuoyuna duyurmuştur. Heyetin açıklamasına göre Öcalan, "Bin kilometrelik yol bir adımla başlar" diyerek mecliste çıkarılması planlanan yasanın tarihsel bir dönüm noktası olduğunu savunmuştur.

Öcalan’ın şu ifadeleri kamuoyuyla paylaşılmıştır:

"Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz. En az Cumhuriyet’in kuruluşu kadar önemli olacak bir demokratikleşme sürecinin başlangıcındayız... Bu yalnızca Kürtlerin veya bir kesimin değil, bu topraklarda herkesin ihtiyacıdır."

Öte yandan, 'Terörsüz Türkiye' adı altında hazırlanan yasal düzenlemeler de hız kazanmıştır. Basına yansıyan bilgilere göre; Türkiye’ye dönecek ve öldürme veya cinsel suçlara karışmamış örgüt üyelerine üç yıllık ceza ertelemesi veya denetimli serbestlik getirilmesi seçenekleri masadadır. AK Parti milletvekillerinin imzasına açılan bu teklifin, TBMM Başkanlığına sunulması beklenmektedir.

Yarın çıkıp bize "İstiklal Marşı’nı da yasaklayın, halkın bir kısmını kin ve düşmanlığa tahrik ediyor" derlerse kimse şaşırmamalıdır.

“DEVLET AKLI” SAFSATASI VE SORUMLULUK

Bu yasa veya anayasa taslakları; AKP, MHP ve DEM üçlüsünce kapalı kapılar ardında hazırlanmaktadır. "İçerik paylaşmayacağız" denilerek ne yazdığı gizlenmekte; medya, hukuk camiası ve kamuoyu bu süreçten tamamen dışlanmaktadır.

Metni bilen bir tek İmralı'dadır; oradan onay alınmaktadır. Ortada üç kişi arasında döndürülen bir siyasi top vardır ve bu yemeğin aşçıbaşı konumundaki Bahçeli, kepçeyi elinde tutmaktadır.

Süreç denen bu yıkım, yıllar önce "Ümmetin kardeşliği" adı altında "Andımız"ın yasaklanmasıyla başlamıştı.

Şimdi soruyoruz: Acaba bu bin yıllık kardeşlik (!), ileride Apo'nun İstiklal Marşı'nı okumasıyla mı taçlandırılacaktır?

23 Nisan 1920’de "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyerek kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ni; laikliğe, hukukun üstünlüğüne ve parlamenter sisteme dayanan devletimizi; Meclis'in çıkaracağı yasaları İmralı’daki bir vatana ihanet hükümlüsüne onaylatır hale getirenler, tarihin ve milletin vicdanında yargılanacaklardır.

Bugün Türkiye’nin "Devlet aklı" palavrasına kanacak hali kalmamıştır.

"Nasıl olsa devlet aklı var, o bizim yerimize düşünür" anlayışını topluma dayatarak halkı rehavete ve teslimiyete sürükleyen bu illüzyona akıl denemez. İhtiyacımız olan teslimiyetçi bir akıl değil, akıllı ve milli bir devlettir.

İktidar attığı her adımı "Millet bize yetki verdi", "Milli irade bunu istiyor" retoriğiyle savunmaktadır. Böylece getirilen her haklı eleştiri, demokratik bir denetim mekanizması olmaktan çıkarılarak doğrudan milli iradeye yapılmış bir saldırı gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Ancak tarih, milletin iradesini kendi çıkarları için kullananları asla unutmayacaktır.