Tarih boyunca çok savaşlar oldu. Pek çok savaşın akılla kazanıldığına da tanık oluyoruz. Silahların gücünden önce, o silahları yöneten aklın niteliği belirledi sonucu. İran ile ABD–İsrail hattında yaşanan gerilim de askeri bir çatışmadan çok, gerçek ile propaganda arasındaki bir mücadeledir.
Emperyalizme karşı mücadele çoğu zaman sloganlarla anlatılıyor. Oysa düşmanı küçümsemek ya da hafife almak değil, onu doğru analiz etmek gerekir. ABD’nin gücünün çöktüğünü söylemek psikolojik bir teselli üretebilir; ancak bu tutum gerçeği değiştirmez, aksine hatalı stratejilere yol açar.
ABD’nin askeri ve teknolojik kapasitesi hâlâ küresel ölçekte belirleyicidir. Uydu sistemleri, istihbarat ağları, siber savaş yeteneği ve uzun menzilli operasyon kabiliyeti yalnız bütçenin değil; bilim, üniversite ve teknoloji yatırımlarının ürünüdür. Modern savaş artık asker sayısıyla değil, veri ve teknoloji üstünlüğüyle yürütülmektedir.
İran ise bölgesel direnç kapasitesi, geniş insan gücü ve coğrafi avantajlarıyla farklı bir güç modelini temsil ediyor. Kara savaşında dengelerin değişme olasılığı yüksektir. Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik konum, küresel ekonomiyi etkileyebilecek önemli bir baskı unsurudur. Ancak bu tür bir tırmanış, çatışmayı bölgesel olmaktan çıkarıp dünya krizine dönüştürme riskini de taşıyor.
Savaşların kaderi yalnız cephede değil, toplumların iç yapısında da belirlenir. ABD’de savaş karşıtı görüşler açıkça dile getirilebiliyor, siyasetçiler yönetimi eleştirebiliyor. Bu durum bir ahlaki üstünlük anlamına gelmez; fakat karar süreçlerinin tartışılabilmesini sağlar. Tartışma ortamı, devletlerin stratejik esnekliğini artırabilir.
İran’da ise siyasal yapı daha kapalıdır. İfade alanlarının sınırlılığı ve kurumsal muhalefetin zayıflığı, kriz dönemlerinde uyum kapasitesini daraltıyor. Modern çağda askeri güç ile özgür düşünce arasında doğrudan bir ilişki bulunduğu gerçeği çoğu zaman ihmal edilebiliyor.
Emperyalizmle mücadele yalnız silahla yürütülemez. Bilim üretmeyen, eleştirel aklı geliştirmeyen toplumların kalıcı güç oluşturma olanağı yoktur. Günümüzde gerçek üstünlük, orduların büyüklüğünden önce laboratuvarların niteliğiyle ilgilidir.
Uzay yarışının, yapay zekâ rekabetinin ve teknolojik dönüşümün belirlediği bir çağda, yalnız ideolojik söylemlerle küresel denge kurulacağına inanmak saflık olur. İnanç toplumlara moral verir; ancak teknoloji üretmeyen bir sistem, modern güç ilişkileri karşısında kırılgandır.
Bu nedenle emperyalizmle gerçek hesaplaşma, öfkeyle değil anlayışla ve bilimle başlar. Düşmanı şeytanlaştırmak kolaydır; zor olan onun nasıl güçlendiğini kavramaktır. Çünkü anlamadan karşı çıkmak mücadele değil, tepkisel bir tutumdur.
İran–ABD gerilimi bize aynı soruyu yeniden anımsatıyor: Dünyada güç nasıl oluşur?
Yanıt açıktır: Güç; özgür düşünce, bilimsel üretim ve kurumsal aklın birleştiği yerde doğar. Emperyalizmle hesaplaşmanın yolu da buradan geçer. Zira tarihte savaşları başlatan çoğu zaman duygular olsa da, onları bitiren her zaman akıl olmuştur.