DERVİŞİN SÖZÜ

Abone Ol

"Bugün tokat yiyen, yarın o tokadın acısını tekme tokatla başkalarından çıkarmaya kalkar."

*

Vatan nedir? Vatan neresidir? İnsanın doğduğu yer midir yoksa doyduğu yer mi? İkisi de değil.

Vatan ne insanın doğduğu ne de doyduğu yerdir. İnsan nerede seviliyor ve seviyorsa, insan nerede anlatıyor ve dinleyebiliyorsa, insan nerede umut edebiliyorsa, düş kurabiliyorsa, huzur içinde yaşayabiliyorsa ve en önemlisi insan nerede kendini güvende hissediyorsa ve insanlara güven veriyorsa, işte insanın vatanı tam orasıdır.

Kimse demiyor, kimse dile getirmiyor ama ülkece dibin de dibini görmek üzereyiz.

Futbol konuşuluyor. Siyaset, magazin, iş konuşuluyor. Döviz konuşuluyor. Altın, borsa, hisse senedi konuşuluyor. Ama elimizden kayıp giden çocuklarımız, gençlerimiz üstüne tek kelime edilmiyor.

Karpuz kabak çıktı diye birbirine dalanlar, trafik ışıklarında arabalarından inip, birbirleriyle dövüşenler, apartmanlarda komşu kavgaları, tiktoklarda ve televizyon ekranlarında küfürün, hakaretin ve şiddetin bini bir para. Birbirlerini bıçaklayanlar, birbirlerini boğazlayanlar, birbirlerini kurşunlayanlar...Bir göz bir göze kazara değmesin ya da yolda omuz bir başka omuza çarpmış olmasın...

Kan görmeden durulmuyor! Ardı arkası kesilmeyen mafya dizileri, sosyal medyada servis edilen şiddet görüntüleri, mezbahaya benzeyen bilgisayar oyunları...Siyasiler öfkeli. Patronlar öfkeli. Kolluk kuvvetleri öfkeli. Kasadaki adam, devlet dairesindeki kadın, okuldaki öğretmen, bürodaki çalışan, kepengini açan esnaf, doktor, mimar, mühendis, işsiz, zengin, fakir, sosyete, dincisi, otçusu, işe yaramazı, boş beleş gezeni, fabrikatörü, müffettişi, tarlaya çapa vuranı, çatıyı onaranı, ayakkabı boyayanı, okula gideni, okulsuz kalanı, komşusu, akrabası, akranı... Çoğunluğu öfkeli bu ülkenin. Kimin gücü kime yeterse…

Sistem babaları dövüyor, babalar anneleri. Sonra anneler dönüp, çocukları dövüyor. O çocuklar da kardeşlerini. Kardeşler de oyuncaklarını! Kimin gücü kime yeterse.

Sistem garibanı eziyor, gariban da kendinden daha gariban olanı. Çok zaman oldu, bir günümüz de kavgasız dövüşsüz geçsin. Bir günümüz de üzülmeyelim, içimiz yanmasın, gelmişine geçmişine lanet okumayalım.

Her sabah kaygıyla açılıyor televizyonlar, bilgisayarlar ve cep telefonları. Acaba kimin canına kıyıldı bugün? Acaba kim kayboldu? Kim çocuğunu öldürdü, kim eşini sakatladı, kim babasına, annesine işkence etti? Acaba bugün hangi tarikatta bir çocuğa tecavüz edildi? Bugün hangi çocuğun canı alındı, hangi gence kıyıldı, hangi kadın kurban edildi namus belasına?

Gün geçmiyor ki, bir felaket haberi duymayalım. Kıyılmamış olsun bir ağaca, bir hayvana. Kirletilmesin nehirler, yakılmasın ormanlar, çöpe çevrilmesin ovalar. Oysa kaygılı ruh hali bedensel ve ruhsal hastalıkları tetikler. İnsan mutsuz olur, huzursuz olur, umutsuz, sevgisiz ve inançsız olur.

İnsan bir süre sonra kaybedecek bir şeyinin kalmadığını düşünmeye başlar ve yeryüzünde en tehlikeli insan da kaybedecek bir şeyi olmayan insandır. Amaçsız,umutsuz,yarınsız,parasız,ailesiz,sevgisiz,işsiz,eğitimsiz,güvensiz,vicdansız...Bitmiştir her şey. Gitmiştir herkes. Anlayanı yoktur. Dinleyeni, başını okşayanı, elinden tutanı, seveni, yol göstereni, değer vereni yoktur. İçindeki öfke büyümeye başlar. Büyür, büyür, büyür...İlle de acıtacaktır birilerinin canını. Çünkü sistem onun canına acımamıştır, gözünün yaşına bakmamıştır.

Şu çocuklara bir bakın hele! Şu gençlere bir bakın! Rakamlara göre, 2010 yılından 2024 yılına kadar suça sürüklenen çocuk sayısı yüzde 140 artmış! Kimse görmüyor mu bunu? Kimse bilmiyor mu, duymuyor mu? Yok. Çünkü sistem insanları karın doyurmaya hapsetti. Varsa yoksa "Ne yapar eder de bir gün daha karnımı doyurabilirim." derdi.

Çocuklar, gençler elden gitmiş, ülke betona, cehalete, basitliğe, şiddete yenilmiş, topraklar ona buna peşkeş çekilmiş, insanlar ilaç torbalarıyla gezer olmuş…Yüzler gülmüyor, umut edilmiyor, doya doya yaşanılmıyor...Kimin umrunda. Tencere kaynıyor mu sen ona bak!

Bir zamanlar tankla, tüfekle işgal edilemeyen topraklar, şimdi beceriksiz siyasetçilerin ve cahil insanların işgali altında. Artık cehennemi merak etmez olduk. Çünkü biz cehennemi ölmeden görüyoruz. Şeytan mı? Şeytan da , insanın kalbinin sökülmüş hali işte. Merhameti unutturdular bize. Vicdanın ne işe yaradığını unutturdular.

Sonra sevmeyi, sevilmeyi, saygıyı, paylaşmayı, edebi, hayayı, ahlakı, bilimi, sanatı, edebiyatı, insanlığı unutturdular ve "Din varsa, başka hiçbir şeye gerek yoktur." diye diye bizi ne hallere düşürdüler.

Hal-durum böyleyken, sarayla, saltanatla, köprü, havaalanı, gökdelen ve otoyolla övünen bir millet olur mu hiç?! Olur elbette ama bu toplumlar geri kalmış toplumlardır. Oysa gelişmiş ülkelerde öncelik çocuklar ve gençlerdir. En fazla yatırım onlara yapılır. Çünkü onlar bir şeyi çok iyi bilirler."Geleceği olmayan toplumları şatafat, şan, şöhret ve beton kurtaramaz."

Dinlenilmeyen, değer verilmeyen, insan yerine konmayan, sevilmeyen, başı okşanmayan, eğitimsiz, parasız pulsuz, yarınsız, kaygılı, hüzünlü, öfkeli, çaresiz milyonlarca genç...

Dün beyniyle, aklıyla, sevgisiyle, bilgisiyle, iradesi, isteği ve hayalleriyle toplumda kabul görmeyenler, bugün içlerindeki acıyı ellerine aldıkları silah, pala ve bıçaklarla göstermeye çalışıyor. Kimin yüzünden? Bizim yüzümüzden.

Yıllar önceden başlayarak, hangi parti olursa olsun, hükümetten tek bir isteğimiz olmalıydı. "Ruh ve beden sağlığı yerinde, vicdanı hür, merhameti bilen, eğitimli, donanımlı, paylaşımcı, sosyal ve kalbi yeryüzündeki her canlı için çarpan gençler yetiştirmek." Biz saray istemiyoruz denmeliydi. İki otoban az olsun. İki havalimanı eksik olsun. Borsasının da, dövizinin de, altınının da, köprüsünün de canı cehenneme. Çocuğun çocuğa, gencin gence kıymadığı bir vatan!

Demedik.

Ve şimdi o kadar yoksuluz ki...Biz açlığı karnımızın doymaması sanıyorduk. Oysa asıl açlık, sevdiklerimize doyamamakmış! Peki, bu olup bitenlerden bir ders alınır mı? Hiç sanmıyorum.

Bizler, Kürdü, Türkü, Alevisi, Sünnisi, demokratı, gericisi, ilericisi, köylüsü, şehirlisi, inananı, ateisti, oralısı, buralısı deyip birbirimizi yerken, başımıza gelebilecek en kötü şey geldi. Bölündük, binbeşyüz parçaya bölündük. İnsan insana tuzak...

Beyaz eşyanın bile iki yıl garantisi varken, çocuklarımızın beş dakika sonra başlarına ne geleceğini bilememek canımızı acıtmalı. Acıtsın ki, özümüzü bulalım. Acıtsın ki, daha yaşanılabilir bir toplumu inşa edelim. Acıtsın ki, birbirimizi daha iyi anlayalım, sahiplenelim, el ele gönül gönüle verelim.

Umut etmek o kadar zor değil. Düş kurmak, ağız dolusu gülmek, direnmek ve başarmak o kadar zor değil. Yeter ki, gerçeğimizle yüzleşmeyi göze alalım ve yeter ki, öncelikli derdimiz "her rengin huzur ve barış içinde birlikte yaşayabileceği bir toplum" olsun.

Dert bizdeyse, derman da bizdedir! Özünüze rast gelesiniz. Sevgiyle. (T a m e r D u r s u n)

*

Tamer Dursun, hani tam da hepimize tercüman olmuş. Bunu da söyleseydim diyeceğimiz birşey bırakmamış. Yüreğine sağlık.

Bana ait olmasa da, bu güzel metni okurlarımızla paylaşmak istedim.

Umarım okumak için ayırdığınız zamana değmiştir.

Sayın yazara selam olsun..