DENİZLERDEN SONRA BİTMEYEN KOŞU

Abone Ol

Bazı ölümler bir yaşamı sonlandırmaz, bir soruyu başlatır. Bazı isimler sadece bir döneme değil, bir ülkenin vicdanına kazınır.

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan…

Onlar birer “anı” değildir. Bir fotoğraf karesinde donmuş, geçmişte kalmış üç genç hiç değildir. Onlar, bu ülkenin hâlâ yanıtlayamadığı bir sorusudur.

Bağımsızlık nedir?

Türkiye, kendi tarihine uzaktan bakmaktadır.
Acıyı törenselleştirirken hafızasını ise anma günleri ile sınırlamakta.
Oysa bazı tarihlerin anımsamaktan öte, anlaşılması gerekir.

1968

Dünyada gençlik devinimleri ayağa kalkmıştı.
Asya’da, Paris’te, Latin Amerika’da, … Ve Türkiye’de…

Oysa Türkiye’deki itiraz, yalnızca bir kuşağın öfkesi değildi.
O itirazın kökleri, daha derindeydi. 1919’a uzanıyordu.

Zira ülkemizde “bağımsızlık” bir fikirden öte, bir kuruluş ilkesidir.

Samsun’dan Ankara’ya uzanan yürüyüş, basit bir öğrenci eylemi değil, o yürüyüş, tarihle hesaplaşma girişimiydi.

Gençler, Mustafa Kemal’in başlattığı bir yürüyüşün yarım bırakıldığını düşünüyordu.
Belki de en rahatsız edici olan buydu. Cumhuriyetin çocukları, Cumhuriyetin rotasını sorguluyordu.

Bir ülke için bundan daha sarsıcı ne olabilir?

Deniz Gezmiş’in sözleri bugün hâlâ bazı zihinleri tedirgin etmektedir. Çünkü o sözler, sadece bir dönemi değil bugünü de rahatsız etmektedir.

“Devrim saptırıldı” diyordu.

Bu tümce, bir iddianın ötesindedir. Zira kabul etmek, yüzleşmeyi gerektirir.

6 Mayıs 1972…

Devlet, üç genci astı.
Asıl soru şudur: Bir devlet, kendisini eleştiren gençleri asarak neyi korur?

Düzeni mi?
Yoksa korkuyu mu?

Tarih bu soruya henüz net bir yanıt vermiş değildir.
Bildiğimiz gerçek: O gün kurulan darağaçları yalnızca üç bedeni değil, bir fikri de susturmak istiyordu.

Oysa fikirler, darağaçlarında ölmez.

Bugün dünya yeniden sert bir döneme giriyor. Güç dengeleri değişiyor, savaşlar artıyor, ülkeler yeniden hizaya sokulmak isteniyor.

Türkiye, yine bir kavşakta. Bir yanda küresel sistemin dayattıkları. Diğer yanda kendi tarihinin anımsattıkları. Bu noktada, geçmiş bir “nostalji” değil, bir pusuladır. Pusula, bakana yön gösterir. Bakmayan için ise sadece bir metal parçası.

“Tam bağımsızlık” Bu söz, bugün kulağa eski bir slogan gibi gelebilir. Oysa gerçekte, bir ülkenin var olma koşuludur. Bağımsızlık karar verebilme iradesidir. Kendi kaderini tayin edebilme gücü. Daha da önemlisi, kendi doğrularını söyleyebilme cesaretidir.

Denizler koştu. Belki yüz metre…
Belki bir ömür…
Oysa mesele mesafe değildi.
Mesele yönü doğru çizmekti. Bugün geriye dönüp baktığımızda, asıl soru, biz o koşunun neresindeyiz? Başlangıcında mı? Ortasında mı? Yoksa hâlâ start çizgisinde mi oyalanıyoruz?

Bir ülkenin tarihi, sadece kazananların değil, bedel ödeyenlerin de hikâyesidir. Bazı hikâyeler vardır ki, bitmez. Çünkü onları bitirecek olan şey zaman değil, yanıttır. Türkiye, hâlâ o yanıtı arıyor.

Belki de bu yüzden, Denizlerin koşusu hâlâ sürüyor.