“Böl, parçala, yönet” antik Roma döneminden beri kullanılan stratejik bir taktik olarak bilinir. Sömürgeciler de, adım attıkları coğrafyaları bu yöntemi kullanarak tamamen ele geçirmişlerdir.
Yaşadığımız dönemde de bu, emperyalizmin en etkili aracı olarak “işe yaramaya” devam ediyor.
Ortadoğu coğrafyasında, bölüp parçalayıp yönetmenin kolaylaştırıcı unsuru ise “etnik ve mezhepsel ayrımcılık” oluyor.
Ve elbette, “satın alınabilir” insanların varlığı…
İngiliz istihbaratının başarısı olarak, Osmanlı’yı arkadan vuran bedevi aşiretleri ve “Misak-ı Milli” sınırlarına ulaşılmasının önüne set çeken gerici-bölücü isyanları hatırlayalım.
*
Emperyalizm, doğası gereği, kolay yönetilebilir “tek adam” rejimlerini her zaman desteklemiştir.
Bizim coğrafyamızda “Ilımlı İslam” diye bir kavram üretilerek, emperyalizme bağımlı İslami rejimler oluşturulmaya gayret edilmiştir. Hatta, kontrol altında “radikal dinci” unsurlar örgütlenerek, gerektiğinde müdahale için zemin hazırlanmıştır.
Bu müdahalelere sempatik bir isim de bulunmuştur: “O ülkeye demokrasi getirmek!”
Demokrasi getireceğiz diye kan ve gözyaşına boğulan ülkeler, maalesef gözlerimizin önünde…
En son Gazze soykırımı, yüreğimizde hiç sönmeyen bir ateş…
*
Emperyalizmin hedefindeki ülkelerin halkları zannediyorlar ki, filanca etnik veya mezhepsel tahakkümden kurtuluşun yolu bu.
Bilmiyorlar ki, kaçınılmaz son “kan ve gözyaşı”…
*
Türkiye, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün temel ilkelerini belirlediği “üniter” bir devlet olarak bu zor coğrafyada yıllar yılı “istikrar” yarımadası olarak varlığını korumayı bildi.
Tüm etnik ve mezhepsel ayrılıkları, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı potasında eritti. Büyük Atatürk, “Ne mutlu Türk olana” demedi, “Ne mutlu Türküm diyene” dedi. Zira, Türklük O’nun için “üst ve ortak kimlik” idi.
Ve yine yıllar yılı, halkının ezici bir çoğunluğu Müslüman olan, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olarak Türkiye Cumhuriyeti, “Batılı” niteliği ile Ortadoğu coğrafyasının, Türk dünyasının ve Afrika dahil dünyanın tüm geri bıraktırılmış uluslarının “rol modeli”, “umudu” olarak varlığını korudu, emperyalizmin etkisi altına girse de, tam bir teslimiyet göstermedi.
*
İran’da yaşananları kaygı içinde izlerken, başlıkta kullandığım cümle aklıma geliyor:
Kimsenin “demokrasi getireceğiz” diye bu güzelim ülkeyi kan ve gözyaşına boğmasına fırsat vermeden, demokrasiyi kendimiz kurumsallaştırmalıyız.
Satın alınmaya meyilli bu kadar insanın varlığında, maalesef bu çok kolay değil, biliyorum. Ama, gerçek “beka” meselesi budur.
Demokrasiyi bütün kurum ve kurallarıyla yaşatmayı başaramazsak, birilerinin “Türkiye’ye demokrasi getirme” hevesine kapılacağından, hatta bu planların yıllardır yapılmakta olduğundan asla şüphe duymamalıyız.
Demokrasi, hukuk, adalet, insan haklarına saygı, eşitlik-özgürlük olmadan, iç cepheyi güçlendirme, birlik ve beraberliği sağlama imkânımızın da olmadığını idrak etmeliyiz.
Düşman kamplara ayrılmışlık, kaos, emperyalizmin en güçlü besleyicisidir.
*
“Terörsüz Türkiye” harika bir kavram, ama gerçek bağlamından koparılınca, ürkütücü bir karabasana dönüşüyor.
Bunu “Terörsüz, demokrat, adil, hukukun, eşitliğin, özgürlüğün, egemen olduğu bir Türkiye” çizgisine, “bölünmez bir bütün” rayına oturtabilirsek, hepimiz, bütün kalbimizle oradayız.
İzin verirseniz tekrarlayacağım: Muhafazakâr demokrat, milliyetçi demokrat, liberal demokrat, sosyal demokrat, demokratik sosyalist, “demokrat” olmak kaydıyla her ne olursak olalım, vatan-millet-bayrak idealinde buluşabiliyor muyuz, tüm düşmanlıkları püskürtecek güce sahip oluruz evvelallah.
Birbirimize karşı sıkılı yumruklarımızı açalım, dostça tokalaşmaya hazır hale gelelim ve “demokrasi getirmeyi” asla ve kat’a başka kimselere bırakmayalım!