Siyasetin doğasında değişim vardır.
Partiler büyür, küçülür, birleşir ya da ayrılır. Liderler gelir, gider. Dün sarsılmaz görünen dengeler, bugün yerini yeni arayışlara bırakabilir. Bunların hiçbiri tek başına ne bir felaketin ne de bir kurtuluşun habercisidir. Asıl konu şudur: Bütün bu değişimlerin sonunda demokrasi güçleniyor mu?
Ana muhalefet cephesinde yaşanan gelişmelere bu gözle bakmak gerekiyor. Bir ayrılık yaşanabilir, yeni bir siyasi hareket doğabilir. Bunlar demokrasilerde olağandır. Önemli olan, değişim hukuk içinde mi? Halk iradesine saygı var mı?
Zira demokrasi, aynı düşüncede buluşmaktan öte, farklı düşüncelerin ortak kurallar içinde yarışabilmesidir.
Ne var ki siyasal hayatımızın en büyük açmazı, seçim yapmayı öğrenmiş olmamıza rağmen seçim sonucunu tam olarak içselleştiremiyoruz. Sandık kurulur, halk kararını verir, fakat asıl tartışma çoğu zaman sandık kapandıktan sonra başlar.
Oysa demokrasinin gerçek sınavı da burada başlıyor. 14 Mayıs 1950 seçimleri, bunun en anlamlı örneklerinden biridir. Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı Demokrat Parti'ye devretmiş, Türkiye çok partili hayatın en önemli eşiğini aşmıştır. İsmet İnönü'ye seçimleri kaybettiği hatırlatıldığında verdiği yanıt, yalnızca bir devlet adamının değil, bir demokrasi anlayışının ifadesidir.
“Asıl kazanan demokrasidir.”
Aradan geçen onca yıla rağmen bu söz hâlâ güncelliğini koruyor. Zira seçim kazanmak kadar, seçim kaybetmeyi de olgunlukla karşılamak, demokratik kültürün en önemli göstergesidir.
Demokrasi, sadece kazandığında alkışlanacak bir rejim değildir. Kaybedince de aynı olgunlukla yaklaşabilmektir. O zaman demokrasiye gerçekten inanıyorsunuz demektir.
Cumhuriyet'in en büyük devrimi, egemenliği hanedandan alıp ulusa vermesidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün “Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur.” sözü, bir anayasa hükmü değildir ama siyasetin ahlaki sınırıdır.
Bu ilke, hiçbir partinin, hiçbir liderin ve hiçbir makamın ulusun iradesinin üzerinde olamayacağını ilan eder.
Partiler demokrasinin amacı değil, aracıdır. Asıl amaç, millet iradesinin özgürce ortaya çıkması, hukukun üstünlüğünün korunması ve devlet kurumlarının kurallara göre işlemesidir.
Ne yazık ki bazen parti çıkarları ülke çıkarlarının, liderler ilkelerin, koltuklar ise hizmet anlayışının önüne geçebiliyor. Oysa güçlü demokrasiler, güçlü liderlerle değil, güçlü kurumlarla yaşar.
Bugün yaşanan gelişmelere buradan bakılmalı. Yeni arayışlar demokrasiyi derinleştiriyor, katılımı artırıyor ve siyaseti şeffaflaştırıyorsa, bundan en büyük kazancı Türk demokrasisi sağlar.
Değişen yalnızca isimler ve tabelalar olursa... Siyaset eski alışkanlıklarını korursa... Eleştiriye tahammül değişmez, farklı düşünceye bakış değişmez, lider merkezli anlayış değişmezse... O zaman değişen yalnızca vitrin olur.
Cumhuriyet'in ikinci yüzyılında Türkiye'nin gereksinimi yeni siyasi kahramanlar değildir. Gereksinim duyduğumuz şey, daha güçlü bir demokrasi kültürüdür. Zira demokrasiyi ayakta tutan sadece sandık değildir. Sandığın ortaya koyduğu iradeye gösterilen saygıdır.
İsmet İnönü, iktidarı seçimle devrettiği gün, “Asıl kazanan demokrasidir.” diyebildiği için tarihe geçti. Bugün de yarın da aynı olgunluğu gösterebilen siyasetçilere gereksinim vardır.
Zira sandık bir gün herkesi kazandırabilir. Fakat demokrasiyi, ancak kaybetmeyi de bilenler yaşatabilir.