CUMHURİYETİN OMURGASI: ULUS DEVLET

Abone Ol

Devletleri ayakta tutan sadece sınırları değildir. Bir bayrağı direğe çekmek, bir başkent belirlemek ya da bir anayasa yazmak da tek başına güçlü bir devlet kurmaya yetmiyor. Devleti ayakta tutan asıl güç, ortak bir tarih bilinci, ortak bir gelecek ülküsü ve aynı kaderi paylaşma iradesidir.

Türkiye Cumhuriyeti bu iradenin eseridir.

24 Temmuz 1923'te Lozan Antlaşması imzalandığında yalnızca bir savaş bitmedi. Yüzyıllardır Anadolu üzerinde hesap yapan emperyalizmin planları da çöktü. Lozan, Türk ulusunun bağımsızlığının uluslararası hukukta tescilidir. Cumhuriyet ise bu bağımsızlığın siyasal ve toplumsal adıdır.

Mustafa Kemal Atatürk yeni devleti kurarken yalnızca bir yönetim biçimini değiştirmedi. Hanedanın kullarını, cumhuriyetin yurttaşlarına dönüştürdü. Ümmet anlayışının yerine ortak vatandaşlığı, ayrıcalığın yerine hukuku, biatin yerine ulusal egemenliği koydu.

Cumhuriyetin en büyük devrimi budur. Ulus devlet anlayışı da bu büyük dönüşümün temel taşıdır. Ne yazık ki bu kavram yıllardır bilinçli biçimde çarpıtılıyor. Oysa Atatürk'ün ulus anlayışı ne kana dayanır ne de etnik kökene. O anlayışın özü, ortak kaderi paylaşan eşit yurttaşlar topluluğu oluşturmaktır.

“Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” sözü, ayrıştırmanın değil, ortak bir kimlikte buluşmanın ifadesidir. Cumhuriyet kimsenin kökenini inkâr etmedi. Aksine herkese aynı devletin onurlu yurttaşı olma hakkını verdi.

Türkiye, bütün sorunlarına rağmen Irak'ın, Suriye'nin ya da Balkanların bir dönem yaşadığı etnik ve mezhepsel parçalanmaları yaşamamışsa, bunun en önemli dayanaklarından biri Cumhuriyetin kurduğu ulus devlet modelidir.

Hukuk gelişebilir.

Demokrasi güçlenebilir.

Özgürlükler genişleyebilir.

Bunların hiçbiri Cumhuriyetin kurucu ilkeleriyle çelişmez. Fakat devleti ayakta tutan temel kolonları tartışmaya açarsanız, yalnızca bugünü değil, yarını da riske atarsınız.

Son yıllarda yeniden gündeme gelen anayasa tartışmaları, kimlik siyaseti ve Cumhuriyetin kuruluş felsefesini tartışılır hâle getiren yaklaşımlar bu yüzden sıradan siyasi polemikler değildir.

Zira mesele yalnızca bugünün iktidarı ya da muhalefeti değildir. Mesele, yüz üç yıl önce büyük bedeller ödenerek kurulan devletin hangi ilkeler üzerinde yaşayacağıdır.

CHP bu noktada herkesten daha büyük bir tarihî sorumluluk taşımaktadır. Zira o parti, sıradan bir siyasi devinim değildir. Kurtuluş Savaşı'nın içinden doğmuş, Cumhuriyetin kuruluşuna öncülük etmiş tarihî bir mirastır.

CHP'nin görevi yalnızca seçim kazanmak değildir. Kurucu değerleri korumaktır. Atatürk'ün mirasını savunmak, yalnızca duvara asılan bir fotoğrafla, kürsülerde edilen övgülerle ya da yakaya iliştirilen Altı Ok rozetiyle yerine getirilemez.

Miras, sözle değil duruşla korunur. İlke, sloganla değil kararlılıkla yaşatılır. Cumhuriyet de alkışla değil, sahip çıkılarak ayakta kalır.

Mustafa Kemal Atatürk, “Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti, diğeri Cumhuriyet Halk Partisi'dir.” derken yalnızca bir tarihî gerçeği ifade etmiyordu. O eserlerin birbirini koruyacağını da emanet ediyordu. Cumhuriyeti kuran parti, Cumhuriyetin temel felsefesinden uzaklaşırsa kaybeden yalnızca bir siyasi devinim olmaz.

Kaybeden, ortak hafızamız, ulusal birliğimiz ve Cumhuriyet olur.

Unutmayalım ki: Bir binayı dışarıdan yıkmak zordur. Oysa temel taşlarını yerinden oynatırsanız, gerisini zamana bırakmak yeterli.

Cumhuriyet de böyledir. Onu ayakta tutan yalnızca kurumları değildir. Onu ayakta tutan; Lozan'ın bağımsızlık ruhu, ulusal egemenlik inancı, laik hukuk düzeni ve ulus devlet anlayışıdır.

Bu dört sütundan biri çökerse, hepimiz altında kalırız. Zira Cumhuriyetin omurgası kırılırsa, hiçbir siyasi görüş dimdik ayakta kalamaz.