CUMHURİYET’E KARŞI CUMHURİYETÇİLER

Abone Ol

Cumhuriyet bazen dışarıdan yıkılmak istenir… Bazen de en büyük saldırıyı, onun gölgesine sığınanlardan alır. Türkiye’nin son yüz yılına dikkatle bakınca görülen budur.

Bir yanda emperyalizmin açık hesapları. Diğer yanda içeride, “Cumhuriyetçiyim” diyerek Cumhuriyet’in temel taşlarını yerinden oynatanlar. Tarih, en ağır kırılmaları çoğu zaman maskelerin ardında yazmıştır.

Mustafa Kemal, bunu daha Cumhuriyet’in ilk yıllarında görmüştü. 29 Ekim 1933 Cumhuriyet on yaşında…

Yoksul bir halkın küllerinden doğan büyük devrim, dünyaya meydan okuyor. Anadolu’nun bozkırından bir ulus çıkarılmış, ümmetten yurttaş yaratılmış, kulluktan özgürlüğe yürünmüştü.

Ortada mucize filan yoktu.

Akıl vardı.

Bilim vardı.
İrade vardı. En önemlisi, tam bağımsızlık düşüncesi vardı.

Atatürk o gün bir devlet adamı gibi konuşmadı. Savaştan çıkmış bir halkın önünde hesap veren bir devrimci gibiydi. On yılda yapılanları anlatırken aslında geleceğe de bir vasiyet bırakıyordu. Oysa o konuşmanın satır aralarında, bugün bile insanın içini ürperten bir yalnızlık sezilir.

“Beni anımsayınız…” Söylediği ama kürsüde okumadığı o tümce, sanki yaklaşan tehlikeyi gören bir bilgenin sessiz vedasıdır.

Zira Atatürk biliyordu ki; Cumhuriyet’i yıkmak isteyenler, bir gün açıkça saltanat çağrısı yapmayacaktı. Önce Cumhuriyet’in dilini kullanacaklardı. Önce Atatürkçü görüneceklerdi.

Daha Sonra ise: Laikliği “çağın gerisinde kalmış katılık” diye anlatacaklardı.
Ulus devleti “eski model” ilan edeceklerdi.
Cumhuriyet devrimlerini “jakobenlik” diye küçümseyeceklerdi.
Emperyal projeleri ise “demokratikleşme” ambalajıyla sunacaklardı.

Türkiye uzun yıllar bu büyük aldatmanın içinde yürüdü. Bir dönem “Yetmez ama evet” dediler.
Bir dönem kumpas davalarını alkışladılar.
Bir dönem Cumhuriyet’in ordusunu, aydınlarını, gazetecilerini hedef alan operasyonları “ileri demokrasi” diye pazarladılar.

Sonra aynı çevreler, memleketin nasıl bir karanlığa sürüklendiğini şaşkınlıkla izledi. Oysa şaşıracak hiçbir şey yoktu. Çünkü Cumhuriyet’e karşı yürütülen mücadele hiçbir zaman yalnız içeriden değildi.

Dışarıda da aynı hedef vardı. Bir dönem Graham Fuller çıkıp “Kemalizm bitti” diyordu.
Samuel Huntington, laik Cumhuriyet’in aşılması gerektiğini yazıyordu.
Bugün ise başka ağızlardan “ulus devlet modeli başarısız oldu” sözleri yükseliyor.

Tesadüf mü? Hayır. Zira emperyalizm için en büyük engel hâlâ Atatürk Cumhuriyeti’dir.

Bağımsız bir Türkiye fikri…
Laik hukuk devleti…
Ulusal egemenlik…
Yurttaşlık bilinci…
Tüm bunlar, parçalanmak istenen coğrafyada aşılması gereken son duvardır.

Bu nedenle hedef yalnız bir siyasi iktidar değildir.
Hedef, doğrudan Cumhuriyet’in kuruluş felsefesidir. Bugün yaşanan tartışmaların çoğu da bu nedenle sıradan değildir.

“Yeni anayasa” söylemleri…
“Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen pazarlıklar…
Üniter yapıyı tartışmaya açan öneriler…
Laikliğin giderek etkisizleştirilmesi…

Bunlar birbirinden bağımsız konular değildir. Türkiye, yalnız siyasi bir kriz yaşamıyor.
Bir rejim tartışmasının içinden geçiyor.

Acı olan şudur: Cumhuriyet’i savunması gereken bazı çevreler hâlâ tehlikeyi görmek istemiyor.
Kimileri kişisel hesapların peşinde.
Kimileri koltuk kavgasında.
Kimileri de günü kurtarma telaşında.

Oysa tarih, böyle dönemlerde tarafsız kalanları affetmez. Çünkü Cumhuriyet yalnız bir yönetim biçimi değildir.
Bir uygarlık tercihidir.

Kadının insan sayıldığı bir toplumdur.
Bilimin tarikatın önüne geçtiği düzendir.
Yurttaşın kul olmaktan çıktığı eşiktir.

Bu nedenle Cumhuriyet gerilerse, yalnız siyaset değişmez.
Yaşam değişir.
İnsan değişir.
Toplumun ruhu değişir.

Cumhuriyet’in üstüne çöken ağır sonbahar. Savrulan yapraklar gibi dağılan kurumlar…
İçi boşaltılan kavramlar…
Maskeli Cumhuriyetçiler…

Giderek yalnızlaştırılan bir halk…

Oysa tarihin gerçeği şudur: Bazı milletler en büyük uyanışı, en karanlık eşikte yaşar. Türkiye’nin hâlâ bir umudu varsa, o umut saraylarda değil, hâlâ düşünen, sorgulayan, Cumhuriyet’in anlamını unutmayan insanlardadır.

Belki de bu yüzden Atatürk’ün üstünü çizdiği o cümle bugün yeniden yankılanıyor: “Beni anımsayınız…”

Bazı liderler öldükten sonra unutulmaz.
Bazıları, ülke karanlığa gömüldükçe daha çok anımsanır.