Çınarlar Gidince, Hafıza Eksilir

Abone Ol

Aileden bir çınar daha gitti.

Biliyoruz; insanlar doğar, yaşar ve ölür. Yaşamın kanunu bu. Kimi daha erken, kimi daha geç… Ama her gidiş aynı yere dokunur: Ayrılığa. Kopuşa. Geri dönmeyişe.

Biz bu cümleleri çoğu zaman teselliye dönüştürürüz. “İyi yaşadı… Güzel yaşadı… Yaşı da vardı… Kurtuluşu oldu…” deriz. Bazen inanmak için söyleriz, bazen acıyı biraz olsun uslandırmak için. Oysa gerçek şudur: Gidenin ardından kalanlar, bir daha asla aynı kişi olmaz.

13 Ocak 1987 günü sevgili babam Macit Çağlar’ı kaybetmiştik. Evet, erkendi. Evet, daha görecek günleri vardı. Bir babayı kaybetmek, sadece bir insanı kaybetmek değildir; evin direği çekilir, sesin tonu değişir, hatıraların yeri bile oynar. Babasız kalmak, takvimin yapraklarından çok daha ağır bir tarihtir.

Çağlar ailesinin çınarları bir bir eksildi… Her biri bize başka bir değer bırakarak gitti.

Amcalarım Feridun Çağlar ve Peyami Çağlar; adaletin, aydınlığın ve çalışmanın adını taşıyan, o adı hayatına mühür gibi vuran insanlardı. Bir ailede bazı büyükler vardır; varlıklarıyla bile “doğruyu” hatırlatırlar. Onlar, o doğruluğun sessiz ama sağlam sütunlarıydı.

Teyzelerim Raife Tombuş ve Ruziye Şenel ise Anadolu’nun kadim öğretisini evin içine taşıyan, sözleriyle değil halleriyle öğreten kadınlardandı. Anadolu’nun mayası gibi… Sabırla yoğrulmuş, emekle büyümüş, gönül diliyle konuşan… Bazen bir bakışla, bazen bir sofra kurarak, bazen de bir “nasihat” değil “yaşayış” bırakarak…

2021’de sevgili dayım Ümit Çağlar’ı uğurladık… O da çınarlarımızdandı. Dayımdan çok şey öğrendik; insanın sadece sözle değil, duruşla da öğrettiğini. Bazı insanlar konuşmadan da yol gösterir ya, işte öyle.

Ve en son, Ocak ayında, aile büyüğümüz; teyzemizin kızı Nefise Kavaklıoğlu’nu kaybettik. Yine bir kopuş. Yine geri dönmeyiş. Yine evin içinde bir eksiklik: “Biri varmış” duygusunun sessizce “yok”a dönüşmesi…

Ama Nefise abla sadece bir akraba değildi; o, aile tarihimizin canlı sayfalarından biriydi. Çorum’dan Konya Kız Öğretmen Okulu’na gitmiş; öğretmen olup tekrar Çorum’a dönmüş, Laçin’in güzelim köyünde öğretmenlik yapmış. Elektriğin olmadığı yıllarda, gerçekten mum ışığıyla etrafını aydınlatan öğretmenlerdendi. Birçok kız çocuğuna örnek olmuş; bir sınıfın içine sadece bilgi değil, cesaret de taşımış.

Öğretmenlik çoğu zaman bir meslek gibi anlatılır. Oysa bazı insanlarda öğretmenlik bir “hâl”dir: Zarafet, hanımefendilik, merak, araştırma, düşünme biçimi… Nefise abla bizde böyle iz bıraktı. Ailemizin öğretmenleri, öğretmenliği ondan öğrendi desek yeridir: Sadece ders anlatmayı değil; insanın insana nasıl dokunduğunu, bilgiyi nasıl merhametle taşıdığını…

Sonra Çorum merkezde görev yapmış. Ardından bir ilki daha yaşamış: Başarılı öğretmenlerin Almanya’ya gittiği yıllarda, bütün aşamalardan geçerek Berlin’de Türk çocuklarına ışık olmaya devam etmiş. Yurt dışında bir sınıfa girip ana dili, kimliği, çocukluğu korumak… Bu, sadece “öğretmek” değil; bir kuşağın yarınını tutmaktır.

Nefise abla yalnızca iyi bir öğretmen değil, aynı zamanda iyiliği sessizce çoğaltan bir insandı. Yardım etmek onda gösteriş değil, alışkanlıktı; birinin ihtiyacını fark edip “söylemeden” yanında durabilmekti. Kimi zaman bir öğrencinin defterini tamamlamak, kimi zaman bir annenin derdini dinlemek, kimi zaman da uzakta kalan bir hemşerinin elinden tutmak… İyilik onun hayatında bir cümle değil, bir tavırdı. Bu yüzden ardından yazılanlarda en çok şu hissedildi: İnsanlara sadece ders vermemiş, güven de vermiş; yalnız olmadıklarını hissettirmişti.

Cenazesinden sonra yazılan başsağlığı mesajlarında öğrencilerinin söyledikleri en kıymetlisi şuydu: “Bize dokundu.”

Ne güzel… Yıllar sonra hatırlanmak… Hem de “notlar”la değil, “iz”le… İnsanın dünyada bıraktığı en gerçek miras budur zaten: Bir başkasının hayatında açtığı küçük ama kalıcı yol.

Çınarlar gidiyor…

Ve insan o zaman şunu daha iyi anlıyor: Aile büyükleri sadece “yaşlı” değildir. Onlar yaşanmışlıkların taşıyıcısıdır. Anıların emanetçisidir. Evin tarihidir. Dünya değişirken, ülke değişirken, şehirler dönüşürken, bizim geçmişle bağımızı tutan köprüdür. Onlar gidince, bir devrin kapısı kapanır; içeride kalan sesler, fotoğraflar, kokular, yarım kalmış cümleler olur.

Belki de bu yüzden acı bu kadar ağır: Çünkü kaybettiklerimizle birlikte anlatıcımızı da kaybederiz.

Ama çınarlar giderken geride bir şey bırakır: Gölge. Serinlik. Sığınak. Yani hatıra.

Biz de artık bir bir giden çınarlarımızın bıraktığı izleri anacağız:
Babamı… Amcalarımı… Teyzelerimi… Dayımı… Nefise ablamı…
Ve her anışta şunu fısıldayacağız: “İyi ki vardın. İyi ki dokundun. İyi ki iz bıraktın.”

Çünkü insanın dünyadaki en büyük başarısı bazen şudur: Bir başkasının karanlığında, küçücük bir mum yakabilmek.

İşte Nefise abla, o mumdu.
İşte babam, evin direğiydi.
İşte dayım, sessiz bir öğretmendi.
İşte amcalarım, adaletin ve çalışkanlığın yüzüydü.
İşte teyzelerim, Anadolu’nun kadim öğretisinin kalbimizdeki yeriydi.

Çınarlar gidiyor…
Ama ışık, doğru yerde yanmışsa, kolay kolay sönmüyor.

Ve belki en acısı da şu: Bu çağda her şey hızla değişirken, büyükler gidince sadece evin içi değil, toplumun hafızası da eksiliyor. Çünkü onlar; “nereden geldik” sorusunun cevabı, “nasıl ayakta kaldık” sorusunun canlı tanığıydı.

Bugün hepimiz daha çok konuşuyoruz ama daha az hatırlıyoruz. Daha çok paylaşıyoruz ama daha az derinleşiyoruz. İşte tam bu yüzden; aile büyüklerimiz gidince, bir kişinin ardından değil, bir çağın terbiyesinin ardından da yas tutuyoruz.

O halde bize düşen, onların bıraktığı izleri sadece anmak değil; taşımak…
Çınarların gölgesini, yeni filizlere emanet etmek.

Öğretmen Nefise Kavaklıoğlu, ücretsiz okuma-yazma kurslarında yetişkin öğrencileri ile…

Şahika Çağlar’ın küçük kardeşi, Diş Hekimi Buket Nilüfer Çağlar Gökbulut’un düğününde aile tablosu…

Aileden bir anı fotoğrafı…