Memlekette bazı kuşlar vardır.
Görünce tanıyamazsınız.
Serçe gibi görünür, bülbül gibi ötmez, kartal gibi uçamaz ama bir şekilde en yüksek dala konmayı başarır. Sonra dönüp ağaca bakarsınız... Ağaç kurumuştur.
Ama kuş hâlâ oradadır.
Eskiden siyaset meydanlarında başarının bir ölçüsü vardı.
Kazanırsan alkışlanırdın. Kaybedersen hesabını verirdin.
Şimdi yeni bir sistem keşfedildi.
Sürekli kaybediyorsun...
Sonra dönüp kendini galip ilan ediyorsun.
Üstelik bunu öyle bir özgüvenle yapıyorsun ki, insan bir an durup düşünüyor: “Acaba seçimleri gerçekten bu adam mı kaybetti, yoksa biz mi yanlış saydık?”
Guguk kuşunu bilirsiniz.
Kendi yuvasını kurmakla uğraşmaz.
Hazıra konar.
Emek vermez.
Taş taşımaz.
Dal taşımaz.
Yuva örmez.
Ama gün gelir, yuvanın sahibi gibi davranır.
En ilginç tarafı da budur.
Yuvayı yapanlar dışarıda kalır. Yuvaya sonradan gelenler içeride oturur.
Bir siyasi partiyi parti yapan şey tabelası değildir.
Duvarları değildir.
Binaları hiç değildir.
Onu parti yapan, yıllar boyunca omuz veren insanlardır.
Yağmurda afiş asanlardır.
Sandık başında sabahlayanlardır.
Mahalle mahalle dolaşanlardır.
İnançtır.
Emektir.
Sadakattir.
Ama bazen gelir biri...
Tam da bu duyguların üzerine oturur. Tıpkı guguk kuşu gibi. Yuvayı sahiplenir. Yuvayı kuranları ise fazlalık görmeye başlar.
İşin en tuhaf yanı şudur: Normal şartlarda bir insan üst üste seçim kaybettiğinde biraz mahcup olur.
Bir süre sessizleşir.
Belki özeleştiri yapar.
Belki kenara çekilir.
Bizim siyaset laboratuvarında ise tam tersi oluyor. Ne kadar çok yenilgi varsa, o kadar çok koltuk sevgisi büyüyor. Sanki başarı değil, başarısızlık ödüllendiriliyor. Sanki mağlubiyet bir liyakat belgesine dönüşüyor.
Son günlerde tartışılan butlan meselesi de işte bu yüzden birçok insana yalnızca hukuki bir kavram gibi görünmüyor.
Daha çok uzun zamandır biriken soruların kapısını aralıyor.
İnsanlar kendi kendilerine soruyor:
Bu kadar yenilgiden sonra neden hâlâ aynı isim?
Bu kadar kırgınlıktan sonra neden hâlâ aynı hikâye?
Bu kadar sonuç ortadayken neden hâlâ aynı ısrar?
Çünkü bazen gerçekler, mizahı bile geride bırakıyor.
Bir düşünün...
Yıllarca aynı kaptanla kayalıklara çarpan gemi var.
Mürettebat su boşaltıyor.
Yolcular kürek çekiyor.
Gemiyi yüzdürmeye çalışıyor.
Ama kaptan çıkıp diyor ki: “Bakın, gemi batmadıysa benim sayemde.”
Oysa geminin batmamasının tek sebebi, güvertede hâlâ su boşaltan insanların bulunmasıdır. Asıl mesele kişilerden büyüktür.
Bir partinin ruhu meselesidir. Zira hiçbir siyasi hareket, onu kuran değerlerden daha büyük değildir. Hiçbir genel başkan, temsil ettiği kitleden daha önemli değildir. Hiçbir koltuk, uğruna mücadele edilen ilkelerden daha kıymetli değildir.
Guguk kuşunun hikâyesinde en acı bölüm sona saklanır.
Yavru büyür.
Yuvanın bütün nimetlerinden yararlanır.
Yuvanın sahiplerinin emeğiyle güçlenir.
Sonra...
Kanatlanır.
Ve gider. Arkasında ise dağılmış bir yuva bırakır.
İşte o yüzden insanlar bugün yalnızca kişileri tartışmıyor. Bir zihniyeti tartışıyor. Bir siyasi kültürü tartışıyor.
Ve şu soruyu soruyor:
Yuva gerçekten kimin?
Onu kuranların mı?
Yoksa içinde en uzun süre oturanların mı?
Belki de bütün tartışmanın özeti budur. Çünkü tarihte hiçbir yuva sonsuza kadar misafirlerin üzerine kayıtlı kalmadı. Eninde sonunda sahipleri geri döndü. Ve eninde sonunda guguk kuşlarının sesi kesildi.
Geriye yalnızca onların dağıttığı dalların hesabı kaldı.