BİR ULUSUN KALBİ: TÜRKÇE

Dilini koruyan ulus, geleceğini de korur

Abone Ol

Bir ulusun sınırlarını yalnızca haritalar çizmez; o sınırları bazen bir türkü, bazen bir dua, bazen de bir annenin çocuğuna söylediği ilk sözcük ayakta tutar. İşte Türkçe, yüzyıllardır bu ulusun görünmeyen hudut karakoludur.

96 yıl önce Atatürk’ün öncülüğünde kurulan Türk Dil Kurumu, sadece bir sözlük hazırlama kurumu değildi. O kuruluş, kültürel bağımsızlığın ilanıydı. Zira Atatürk çok iyi biliyordu, Dilini başkasının kalıplarıyla düşünen bir toplum, zamanla kendi kaderini de başkasının tümceleriyle yazmaya başlar.

Türkçenin kökleri Orhun Yazıtları’nda yankılanırken, bu toprakların çocuklarına uzun yıllar kendi dilinin zenginliği unutturulmaya çalışıldı. Oysa Bilge Kağan’ın taşlara kazıdığı ses, bugün hâlâ Anadolu’nun köylerinde, şehirlerinde ve türkülerinde yaşamaktadır. Atatürk’ün, Danimarkalı Türkolog Wilhelm Thomsen’in çalışmalarına gösterdiği ilgi de tesadüf değildi. Zira tarihini bilimle doğrulayan bir ulus, özgüvenini efsanelerden değil, gerçeklerden alır.

Türk Dil Kurumu’nun asıl görevi de buydu. Türkçeyi yalnızca korumak değil, onu çağın dili hâline getirmek. Bilimin, sanatın ve düşüncenin dili yapmak. Yani Türkçeyi geçmişin hatırası olmaktan çıkarıp geleceğin taşıyıcısı hâline getirmek.

Bugün ise farklı bir tehlikeyle karşı karşıyayız. Bir yanda yabancı sözcüklerin ölçüsüz istilası, öte yanda dili kimlik tartışmalarının aracı hâline getiren anlayışlar… Oysa dil, ayrıştırmanın değil, ortak hafızanın adıdır. Türkçe; Karadeniz’in hırçın dalgasını da, Ege’nin zeytin kokusunu da, İç Anadolu’nun bozkır yalnızlığını da aynı cümlede buluşturan büyük çatı dildir.

Atatürk’ün “Türk dili Türk milletinin kalbidir, zihnidir” sözü yalnızca edebî bir ifade değildir. Kalbi duran bir beden yaşayamaz, zihni kararan bir toplum yolunu bulamaz. Türkçe, Türk Ulusunun hem kalbi hem pusulasıdır.

Kıbrıs’a baktığımızda da aynı gerçeği görürüz. 20 Temmuz 1974’te verilen mücadele sadece bir toprak meselesi değildi. O mücadele, Türkçe konuşan bir halkın yok edilmesine karşı verilen varoluş savaşıydı. Eğer bugün Kuzey Kıbrıs’ta Türkçe tabelalar, Türkçe ninniler ve Türkçe dualar yaşıyorsa, bunun arkasında o gün canını ortaya koyan insanların direnci vardır.

Ne var ki bağımsızlık yalnızca askerî zaferlerle korunmaz. Ekonomik bağımlılık, kültürel çözülme ve kurumsal zafiyet de milletleri sessizce yıpratır. Kıbrıs’ın bugün yaşadığı ekonomik sıkıntılar bize şunu anımsatıyor, Bayrağı dalgalandırmak kadar, o bayrağın altında onurlu bir yaşam kurmak da önemlidir.

15 Temmuz ise Türk Ulusunun hafızasına başka bir ders bıraktı. Devletin kurumlarına sızan bir yapının, ulusun silahını ulusa çevirebileceğini gördük. O gece sokaklarda yürüyen insanlar yalnızca bir darbeyi değil, iradelerine yönelen bir vesayeti de durdurdu. Demek ki bağımsızlığın nöbeti hiç bitmiyor. Bazen sınırda, bazen okulda, bazen mahkemede, bazen de bir sözcüğün içinde tutuluyor.

Bize düşen görev, bu üç emaneti birlikte korumaktır: Türkçeyi, Cumhuriyeti ve millî iradeyi.

Zira dilini kaybeden bir ulus, hafızasını kaybeder. Hafızasını kaybeden ulus, tarihini unutur. Tarihini unutan ulus ise bir gün başkalarının yazdığı senaryoda figüran olur.

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun yıldönümünde yapılacak en anlamlı şey, sadece Türkçeyi konuşmak değil, onu doğru, özenli ve onurlu kullanmaktır. Zira bazen bir ulusun geleceği, bir ordunun gücünden önce kullandığı sözcüklerin sağlamlığında saklıdır.