BİR ÜLKENİN YORGUNLUĞU

Abone Ol

Toplumların çöküşü bir anda olmaz.
Önce kelimeler anlamını kaybeder. Sonra vicdan susar. Ardından insanlar, olup bitene alışır. En sonunda da herkes, içinde yaşadığı çarpıklığı “düzen” sanmaya başlar.

Bugün tam da böyle bir dönemin içinden geçiyoruz.

“Seçmenini utandıran parti” denildiğinde artık kimsenin aklına tek bir adres gelmiyor.

Çünkü mesele yalnızca iktidar ya da muhalefet meselesi olmaktan çıktı.

Sorun; halktan aldığı büyük desteği temsil edemeyen, güven isteyen ama güven vermeyen, umut vaat edip hayal kırıklığı üreten siyasal anlayışın kendisi hâline geldi.

İktidar bugün çıkıp “durumu düzeltmekten” söz ediyor. Oysa yıllardır bu ülkenin yönetiminde olan, ekonomiden hukuka, eğitimden toplumsal huzura kadar yaşanan çöküşün sorumluluğunu taşıyan da yine kendisi.

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Madem bugün yanlışları görüyorsunuz, ülke bu noktaya gelirken neredeydiniz?

Ama belki de asıl ağır soru başka…

Bu ülkenin gençleri neden bavul hazırlıyor?
Neden en parlak zihinler geleceğini başka ülkelerde arıyor?

Neden insanlar artık umutlarını değil, kaçış planlarını konuşuyor?

Çünkü insanlar yalnızca ekonomik krizden yorulmuyor. İnsan bazen umutsuzluktan yorulur. Adaletsizlikten yorulur. Sesini duyuramamaktan, liyakatsizlikten, her gün biraz daha değersiz hissettirilmekten yorulur.

Hayatın doğal akışı bozuldu.
Hukukun, vicdanın ve insan olmanın sınırları; güce göre eğilip bükülebilecek mekanik kurallar gibi görülmeye başlandı.

Sanki yaşam, birkaç kişinin iradesiyle yeniden tasarlanabilecek bir düzenekten ibaretmiş gibi…

Oysa toplum dediğiniz şey yalnızca ekonomi tablolarıyla ayakta kalmaz. Bir ülkeyi ayakta tutan şey; adalet duygusudur, ortak vicdandır, insanların yarına dair taşıdığı inançtır.

Bugün en tehlikeli olan da tam burada başlıyor. Çünkü bu büyük mekanik enkazın altında bile hâlâ o sahnede rol almak isteyen binlerce insan var. Gerçeği söylemek yerine alkışlamayı seçenler, sorgulamak yerine taraf olmayı yeterli görenler, düzen değişsin değil de yalnızca kendi sırası gelsin isteyenler…

Bu yüzden mesele artık yalnızca ülkeyi kurtarmak değil.
Asıl mesele; hakikati eğip bükmeyen, aklını ve vicdanını kaybetmemiş insanları yeniden bulabilmek.

Çünkü bir toplum, ancak gerçeği konuşabilen insanların varlığı kadar özgürdür.