Tarih bazı dönemlerde ağır, bazı dönemlerde ise hızlı akar. İşte o zaman iktidarlar toplumu yönetmekten öte, çözülmeyi geciktirmeye çalışır. Hukuk ise adaletin değil, siyasal ömrü uzatmanın aracına dönüşür.
Türkiye bugün böyle bir eşikten geçiyor.
Bir mahkemenin, ülkenin kurucu partisinin yönetimine dönük “mutlak butlan” kararı vermesi yalnızca hukuki bir tartışma değildir. Bu, siyasal alanın yargı eliyle yeniden dizayn edilme girişimidir. Çünkü hukuk, modern devletin omurgasıdır. Eğer hukuk, toplumsal meşruiyeti koruyan bir sistem olmaktan çıkıp iktidarın müdahale aracına dönüşürse, anayasal devlet yerine, kuvvetin hukukun yerine geçtiği bir düzenden bahsedilebilir..
Aslında yaşananlar şaşırtıcı değildir. Tarih boyunca otoriter rejimler benzer yollar izlemiştir. Önce muhalefet itibarsızlaştırılır, ardından medya baskı altına alınır, sonra yargı siyasal rakipleri tasfiye edecek bir araca dönüştürülür. Son aşamada ise seçimler sürer ama gerçek siyasal rekabet ortadan kalkar.
Bugün Türkiye’de tartışılan mesele tam da budur.
Çünkü iktidarlar güçlendiklerinde değil, zayıfladıklarında sertleşirler. Meşruiyet üretebilen yönetimler toplumu ikna ederek ayakta kalır. Meşruiyetini kaybedenler ise korku üretmeye başlar. Korku, tükenen siyasal enerjinin yerine geçirilmek istenir.
Fakat toplumların da bir hafızası vardır.
Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçiminden öte Anadolu’nun yüzyıllık aydınlanma ve modernleşme uğraşıdır. Bu nedenle Cumhuriyet’in kurumsal hafızasını taşıyan yapılara yönelik her müdahale, yalnızca siyaseti değil, toplumun tarihsel vicdanını da harekete geçirir.
İktidarların en büyük yanılgısı: Devleti ele geçirmek ile toplumu teslim almak aynı şey değildir. Devletin kurumları baskıyla denetlenebilir; ancak toplumun vicdanı bütünüyle kontrol edilemez. Çünkü gerçek meşruiyet yalnızca yasalardan değil, halkın adalet duygusundan doğar.
Tarih boyunca birçok otoriter yönetim, en güçlü göründüğü anda çözülmeye başlamıştır. Çünkü rejimler dışarıdan gelen darbelerle değil, içeride büyüttükleri çelişkilerle yıkılır. Hukuk ortadan kalktığında güven de kaybolur. Güvenin olmadığı yerde ekonomi kırılır, kurumlar çürür, devlet aklı zayıflar.
Bugün yaşanan ekonomik kırılganlığın temelinde de yalnızca yanlış politikalar değil, derin bir hukuk ve rejim krizi bulunmaktadır.
Ancak konu bundan da büyüktür.
Türkiye’de yaşanan kriz artık sıradan bir iktidar-muhalefet çatışması değildir. Asıl konu, Cumhuriyet’in akıl ve hukuk temelinde mi yaşayacağı, yoksa korku ve itaate dayalı bir rejime mi dönüşeceğidir.
Bu nedenle yaşananlar kişilerin çok ötesine taşmıştır. Toplum yeni bir siyasal denge ararken, iktidar değişimi durdurmak için devlet gücünü son sınırına kadar kullanmaktadır.
Fakat tarihin ironisi şudur: Bir rejim en sert hamlesini çoğu zaman en güçsüz olduğu anda yapar.
Zira otoriterleşme, gücün değil korkunun sonucudur. Kendinden emin yönetimler toplumu baskıyla değil, rızayla yönetir. Baskının yoğunlaşması ise meşruiyet kaybının itirafıdır.
Hegel’in söylediği gibi, “tarih bazen eski dünyanın parçalarını yeni bir dönemin içine birbiri ardına ekler.” Gürültünün büyüdüğü, krizlerin derinleştiği dönemler aynı zamanda yeni bir toplumsal iradenin doğum sancılarıdır.
Türkiye şimdi böyle bir tarihsel kavşaktadır.
Sorun yalnızca kimin iktidar olacağı değildir. Sorun, Cumhuriyet’in akıl ve hukuk temelinde mi yaşayacağı; yoksa korku düzenine mi teslim olacağıdır.
Tarihin en eski yasası hâlâ geçerlidir:
Hiçbir iktidar, toplumun iradesinden daha büyük değildir.