“Sevdiğiniz şeylerden infak etmedikçe iyiliğe erişemezsiniz.” (Âl-i İmrân 92)
Ramazan geldi mi şehir değişir. Sokaklar aynı sokak, evler aynı evlerdir ama kalpler biraz daha yumuşar. Fırınların önünde pide kuyrukları uzar, iftara doğru evlerin pencerelerinden yemek kokuları yükselir. Ezan beklenir.
Oruç aslında sadece aç kalma ibadeti değildir. Oruç, insanın kendi benliğiyle yaptığı en sessiz muhasebedir. Gün boyu aç kalan insan akşam ilk lokmayı ağzına götürürken aslında sadece suya ve ekmeğe değil, merhamete yaklaşır.
Tasavvuf ehli bu yüzden şöyle der: “Oruç mideyi değil, benliği terbiye eder.”
Benim çocukluğumda iftar sofraları bugünkü kadar zengin değildi. Menü diye bir şey yoktu. Bir tabak mantı veya toyga aşı, biraz pilav, bazen de bir tabak hoşaf…
Ama sofranın etrafında başka bir zenginlik vardı: Samimiyet.
Komşunun kapısı çalınırdı. “Bizde börek var, sizde çorba…getiriverin bir tabak.”
Bir tabak gider, iki tabak gelirdi. Kimse fotoğraf çekmezdi. Kimse paylaşmazdı. Çünkü zaten paylaşılmıştı.
Bazen insan kendi kendine gülümsüyor. Ramazan aç kalma ayı ama akşam sofralarına bakınca sanki “en zengin iftar menüsü yarışması.”
On çeşit yemek…Üç çeşit tatlı… Bir de üstüne “hafif olsun diye” güllaç…
Oysa Kur’an çok sade bir ölçü koyar: “Yiyin, için fakat israf etmeyin.” (A‘râf 31)
Peygamber Efendimiz ise daha ağır bir ölçü koyar: “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.”
“Nefs bazen günahın arkasına saklanmaz, iyiliğin içine saklanır.”
Bir yardım yapar ama kalbinin bir köşesinde şu düşünce vardır: “Bunu herkes bilse iyi olur.”
Mevlânâ bu hali şöyle anlatır: “Nefsini büyüten, Allah’a yaklaşamaz.”
Yunus Emre ise işi daha sade söyler: “Mal sahibi, mülk sahibi… hani bunun ilk sahibi?”
Farabi ise erdemli devletin ölçüsünü şöyle koyar:
“Erdemli şehirde yöneticiler halkın mutluluğunu kendi mutluluklarından önce düşünür.”
Şimdi küçük bir hayal kuralım.
Meclis’te veya kurumlarda iftar sofraları kurulsun, yöneticiler bürokratlar bir araya gelsinler, memleketin hali ahvalini istişare etsinler,
Ama bu defa sofraya küçük bir fikir eşlik etsin.
İftar yemeğine katılan herkes kişi başı 20 bin TL bağış yapsın,
1500 Kişi x 20.000 TL = 30 Milyon TL bağış toplanmış olur, davet edilirsem böyle bir davete zevkle icabet eder sadece su içmek 3-5 zeytin yemek için de olsa giderim.
İşte o zaman kurulan bu ve benzeri mükellef iftar sofraları, belki de on binlerce sofranın kurulmasına vesile olur.
Böylelikle Gazze’de bir çocuğun iftarını sıcak yemekle açmasına, Somali’de bir aşevi kurulmasına, Türkiye’de gariban bir annenin mutfağında tencerenin yeniden kaynamasına vesile olmuş olunur. .
Hiç kimse de bu iftar sofralarını konuşamaz, katılanlar da menüyü analarının ak sütü gibi afiyetle yerler.
Peki ! Davete katılanlar ne kaybeder?
Belki bir akşamlık lüks bir yemeği.
Ama karşılığında ne kazanırlar? Binlerce insanın duasını.
Ramazan’ın sorusu şudur: Sofran ne kadar zengin değil…Kalbin ne kadar geniş?
Çünkü Ramazan’ın bereketi sofranın büyüklüğünde değil, sofradan sonra kimin duasını aldığındadır.
Ve belki de Ramazan’ın en büyük uyarısı şudur:
Ramazan’da aç kalan midemiz değil; doyurduğumuz benliğimizdir.