Cumartesi günü 28 Şubat’ın 29’uncu yıl dönümü idi.
Bu nedenle bu konuda yazdığım önceki yazılarımdan da faydalanarak 28 Şubat nedir, bir kez daha hatırlayalım dedim.
Çünkü 28 Şubat müdahalesi, getirisiyle ve de götürüsüyle Cumhuriyet tarihinde, önceki darbelerden ve müdahalelerden çok farklı kırılmalar yaratan bir müdahale olmuştur.
***
O günün iktidarı, Refah Partisi (RP) ile Doğru Yol Partisi (DYP) koalisyonudur. Yani liberal İstanbul sermayesi ile muhafazakâr Anadolu sermayesinin zorunlu bir koalisyonudur.
Döneminin Başbakanı Necmettin Erbakan, yardımcısı Tansu Çiller, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel idi.
Ve de 28 Şubat’ta, askerler aracılığı ile verilen kavga ise aslında iki sermaye grubunun kavgası idi.
Çünkü:
Türkiye’de, 1950’den 1980’e kadar devletçi ekonomi ile liberal ekonominin kavgası yaşanmıştı. Siyasete yansıyan da bu kavga idi.
Ve de bu kavgada:
Devletçi ekonominin siyasal temsilcisi, dolgusu millici bir çizgide Kemalist cephe idi. Liberal ekonominin temsilcisi ise dolgusu piyasa sistemi olan ve küresel sermayeye açık, bugünkü örgütü TÜSİAD olan İstanbul sermayesi idi.
Ama 80’li yıllardan itibaren yeni bir kavganın işareti görüldü.
Ve bu işaret, “İstanbul sermayesi” ile Anadolu’dan yükselen ve Anadolu Kaplanları da denilen, en güçlü örgütü MÜSİAD olan “Anadolu sermayesi” arasında yaşanan bir kavganın işareti idi.
Elbette ki bu kavgada; Cumhuriyetçi söylemler İstanbul sermayesinin, geleneksel değerler ve de İslami söylemler Anadolu sermayesinin yapıştırıcı gücü olmuştu.
***
“Post Modern Darbe” olarak da adlandırılan 28 Şubat’a, işte bu kavga damga vurmuştu.
Çünkü toplumsal farklılıkların kaşındığı, büyük katliamların yaşandığı ve de dönemine göre sürekli bir korkunun üretildiği ülkemizde; Cumhuriyet tarihi isyanlar, sıkıyönetimler, darbeler ve de korkular tarihi olur ise...
Elbette ülke içindeki sermaye gruplarının paylaşım kavgasında da toplumu sindiren, otoriter bir yönetime ve de özellikle askeri müdahaleye ihtiyaç duyulur.
İşte 29 yıl önceki 28 Şubat müdahalesi, böyle bir ihtiyacın ürünü olmuştu.
Ve de 28 Şubat'ın, çok önemli iki belirleyici nedeni vardı:
İstanbul sermayesine göre, “yeşil sermaye” de denilen, giderek büyüyen ve de devlet olanaklarından faydalanan Anadolu sermayesi durdurulmalı, iktidardan tasfiye edilmeli idi. Küresel sermayeye göre, Sosyalist sistemin dağılması ile yükselen Siyasal İslâm'ın, Batı karşıtlığı kırılmalı ya da kontrol altına alınmalı idi.
***
Sonuçta düğmeye basıldı…
Birdenbire cinci hocalar türedi. Birdenbire sahte şeyhler türedi. Daha doğrusu türetildi ve de Ankara sokaklarına salındı.
Özellikle o günkü büyük basın aracılığı ile de:
-Toplumun hassasiyeti kaşındı.
-Sivil bir kamuoyu oluşturuldu.
-Ordunun laiklik hassasiyeti yükseltildi.
Ve 4 Şubat 1997 günü Ankara’nın Sincan caddelerinde, 20 tank ve 15 zırhlı araçla iktidarın İslamcı kanadına sert bir uyarı yapıldı.
28 Şubat 1997 günü ise MGK kararları ile yaratılan müdahale, gündeme damgasını vurdu.
Cumhurbaşkanı Demirel bu kez şapkasını alıp gitmedi. Gitmedi ama dik de durmadı.
Ordunun uyarısından hareketle, iktidarın İslamcı kanadını temsil eden Başbakan Erbakan'a bir uyarı mektubu gönderildi. Bir süre sonra da Erbakan istifa etti.
***
Sonuç olarak diyebiliriz ki:
Görünüşte demokrasi sanılan bu kavganın demokrasi ile bir ilişkisi yoktu.
Çünkü 12 Eylül darbecilerini çiçeklerle kutlayanların zaten demokrasi ile ilişkisi olmaz ve de olamazdı.
Ve de özellikle Cumhuriyet ve İslami değerlerin gölgesinde yapılan bu kavga, ekonomik kaynakların ve pazarın paylaşım kavgası idi.
Ama yine de bir soralım:
-O günlerde 28 Şubat’a övgü dizenler…
-Darbelerle Cumhuriyetin kurtulacağını, siyasetin terbiye edileceğini sananlar…
-Özellikle de ülkeyi, günümüze kadar devam eden siyasal bir krizin içine sokanlar…
Neye hizmet ettiklerini bugüne kadar görebildiler mi?