Bu günlerde internette uydudan çekilmiş bir fotoğraf dolaşıyor. Fotoğraf Türkiye, Azerbaycan, Ermenistan, Gürcistan, Rusya, Hazar Denizi’ne kadar, diğer taraftan Karadeniz’e sınırı olan Avrupa ülkeleri ile yine Avrupa’nın Yunanistan, Arnavutluk, Makedonya, Sırbistan, Arnavutluk ve Ukrayna’ya kadar uzanırken, Güney’de Irak ve Suriye ile İran’ın bir kısım topraklarını içine alıyor.

Fotoğrafta net olarak görüyoruz ki, Avrupa ülkeleri, Rusya, Ermenistan, Gürcistan, Azerbaycan tamamen yemyeşil orman örtüleri ile gözlenirken, Türkiye’nin sadece Karadeniz kıyısı boyunca ince bir şerit halinde yeşil bir çizgi görebiliyoruz. Yer yer kısmen Marmara, Ege Bölgesi ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yeşile rastlayabiliyoruz. Özellikle İç Anadolu tamamen ve İç Anadolu’nun diğer bölgelerle kesişen kesimleri tamamen çölleşmeye aday durumdadır. Neredeyse İran, Suriye ve Irak çölleşmiş yapısını anımsatan bir fotoğraf uydudan gözükmektedir.

Fotoğraflar yalan söylemez, ayna gibidir, gerçeği yalın olarak yüzümüze vurur.

Evet Türkiye, güzelim ülkemiz, doğa ve insan faktörünün bilinçsiz, dikkatsiz ve hovardaca kullanımı sonucunda çölleşmektedir. Üzülerek belirtelim her geçen gün, gelecek nesillere kısmen de olsa yeşil olarak devraldığımız ülkeyi, çöl olarak bırakacağız. Türkiye her yıl 640 milyon ton verimli toprağını erozyon sonucu kaybetmektedir. Kaybolan verimli toprakları aşırı gübreleme yaparak verim dengesi kurulmaya çalışılıyor. Aşırı kimyasal gübre de topraklarımızın deforme olmasına yolaçıyor.

Türkiye’nin topraklarının yüzde 47’si yüksek çölleşme riski altındadır. Uzmanların belirttiğine göre, meraların yaklaşık yüzde 64 ünde yeterli bitki örtüsü olmadığı için erozyona olanaklı durumdadır. Yine bilimsel verilere göre 2050 yılına kadar mevcut yağış miktarının yüzde 25 azalacağı belirtilmektedir.

İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Meteoroloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, “Su kaynaklarının ve tarım alanlarının korunması gerekiyor. Erozyona uygun arazilerde de teraslama, ağaçlandırma, rüzgar bariyerleri kurmak gibi ıslah çalışmalarını yapılması lazım” demektedir.

Yanlış yönetimler, sosyoekonomik nedenler, siyasal ve yasal nedenler, rant uğruna betonlaşma, kaynakların dikkatsiz, verimsiz, bilinçsiz kötü kullanılması çölleşmeyi hızlandırmaktadır.

Suyun ve ormanın olduğu yerde hayat vardır. İnsanın dışında diğer canlılar da buralarda hayat bulur, yuva yapar, yavru yapar, doğanın dengesi korunur, orman yağmur bulutlarını alır, suyla bolluk ve verim artar. Bunu ilkokul çocukları da biliyor, fakat neden bastığımız dalı keseriz, gelecek kuşaklara cennet bir vatan bırakmak varken, bir çöl bırakmayı tetikleriz.

Çok değil daha bir ay önce ODTÜ de “Hocam ağaçları kesmeyin” diye hüngür hüngür ağlayan kız öğrencinin çığlığı kulaklarımızda. Gün geçmiyor ki bir yerlerde bir orman yanmasın. Sonra bakıyoruz yanan yerler beton olmuş, otel- motel, gökdelen olmuş. Ya Kazdağları’nın içler acısı durumu. Bayramiç’deki altın uğruna orman katliamına ne diyelim! Hiçbir yurtsever Bayramiç dağlarının o içler acısı durumunu çıplak gözle izleyemez. Gerçek altın ülkenin havası, suyu, toprağı, ormanları değil mi? O altın denen metal nesneyi de, o kutsal topraklar bağrında taşımıyor mu? Ben ormanlarımızı dünya güzeli bir kıza benzetiyorum. Kollarında altın bilezikler, boynunda altın gerdanlıkları olan dünya güzeli bir kız. Biz o kızın bileziklerini almak için kollarını, gerdanlığını almak için de boynunu kesiyoruz. Abartısız durum bundan farksız, altın uğruna ormanlar katledilirken.

Acaba bir Kızılderili atasözü bize ilham olur mu? Diyor ki Kızılderili; “Son ağaç kesildiğinde, Son nehir kuruduğunda, son balık avlandığında, işte o zaman paranın yenmediğini anlayacaksınız”…Betonun da, altınında bir işe yaramadığını.