Kur’an’da sabırla ilgili 70’ten fazla ayet, bir o kadar da Hadis-i Şerif vardır. Bunlar da gösteriyor ki sabır çok önemli bir olaydır. İnanarak, güvenerek, Allah’tan sabır dileyenler için “Allah daima sabredenlerle beraberdir” (Bakara 153). (Bakara 249) denilmektedir. Yaşamın bütün safhalarında sabır esastır. Güzel amellerin başı sabırdır. İnançta sabır, idealde sabır, işte, çalışmada, eğitimde, belada, kazada, yani her hususta başarının sırrı sabırdır.

Hz. Eyyüb’ün hastalık ve tabii afetlerle sınanma anındaki sabrı... 12-13 sene bir yatakta ölümle pençeleşen Hz. Eyyüp kıyamete kadar dillere destan olacak Hz. Eyyüp sabrı, yani sabrın doruğu. Hz. Yusuf sabır ile Mısır’a sultan oldu. Köle iken kral, kizir iken vezir oldu. 13 sene suçsuz yere hapsanede yattı. Ama hiç yakınmadı, sabretti, sadarete, -baş yöneticilik- geçti.

KANAAT: Her hususta ölçülü olmak, israf ve savurganlıktan uzak kalmak, elinde bol olmasına rağmen azı ile yetinmektir. Boş yere nimeti dağıtmamaktır. Kanaat, hasislik, cimrilik değildir. Savurganlık da değildir. Yılan toprağı kıdım kıdım yermiş gibi israfa alışan kanaat edemez. Fakirliği kanaat edinen, zenginliği kaybetse bile kanaat ehli olduğundan sıkıntı çekmez. ÇÜNKÜ KANAAT, TÜKENMEZ BİR HAZİNEDİR. Bütün varlıklar yok olabilir. Ama kanaat asla yok olmaz. Var iken az ile yetinmek, kanaatin en güzel tarifidir. Doymadan sofradan kalkmak, acıkmadan sofraya oturmamak, perhiz, hem kanaat ve hem de sabırdır. Kanaat ehli asla kimseye muhtaç olmaz. Çünkü o kısmete razı olur. Yani daima orta yolu tutmaktır.

MÜRÜVVET: Sözlükte mertlik, erkeklik, insanlık, adam gibi adamlık anlamına gelir.

Mefhumda; genelde; azgın nefsin bütün isteklerine set çekmek, özellikle düşmanını bağışlamak, senin idamını talep edene düşmanlık yapmamak. Bunu sırf Allah için yapmak mürüvvet, ancak yüksek seviyeli salih kişilerin ahlakıdır. Ama az da olsa herkes de mürüvvet sahibi olabilir. Buradaki özellik, sırf allah için bir işi yapmaktır. Eline fırsat düşünce kötülükten vazgeçmektir. Kendin aç iken nimetini paylaşmak, bölüşmektir. Yapılan bir kötülüğü unutmak, yaptığın bir iyiliği unutmaktır, şeklinde yorumlanmıştır.

Şimdi, esas anlatmak istediğimiz olaya:

Sabır, kanaat ve mürüvveti fiilen, pratik olarak gösterebilecek birisini arayan ve Orta Asya’dan yola çıkan bir grup bilgin kişiler, binlerce kilometrelik yolu teperek Bağdat’a geliyorlar ve hemen aradıkları bilge kişi olan Hallacı Mansur’u soruyorlar.

Hallacı Mansur’un; Enel Hak, haşa, ben hakkım, Allah’ım, dediği için idama mahkum edildiğii, şu anda da Bağdat hapishanesinde olduğunu öğreniyorlar. Aslında Hallacı Mansur hazretleri zamanın menfaatperestlerine dinlerini dünyaları için satanlara riyakar ve iki yüzlü özellikle yöneticilere hak benim, siz batıldasınız diyordu. Yoksa hiçbir ilim sahibi ve gerçek tasavvuf ehli asla ve asla böyle bir söz etmez. Hallac, hak ve adaleti savunuyordu. Muhittini Arabi hazretleri insanların dünyayı mabut ettiklerini kınamak için minarede şeklen ezan okuyan ama aklı midesinde olan müezzine, senin taptığın benim ayağımın altındadır, deyince, herkesi onu küfürle itham ederken, erenlerden birisi, kazın onun ayağının vurduğu yeri, diyor. Kazıyorlar, bir çömlek altın çıkıyor.

Hallac’ın durumu da budur. Maksatı insanları uyarmaktı. Ama kurt kuzuyu yiyecekse bir bahane bulur derler. Meraklı grup sabahı zor getiriyorlar ve sabahleyin erkenden Hallac’ın bulunduğu mapushanenin yolunu tutuyorlar. Hapishaneye bir kilometre kala bakıyorlar ki, millet ziyaretçi kuyruğunda. Ziyaretçibaşına, uzak yoldan geldiklerini, misafir olduklarını beyan ederek öne geçip hapishanenin kapısına varıyorlar. Ana kapıdan içeri girince bakıyorlar ki, sıra sıra dizilmiş kalın parmaklı kapıların ardında Hallac’ı görüyorlar. Hallac yolculara sesleniyor. Gelin yavrularım, diyor. Demir kapıları var diyorlar. Yanınıza gelme iznimiz yok diyorlar. Peki diyor, Allah’ın izni ile Hallacı Mansur kerametini izhar ediyor. Demir parmaklı kapılar teker teker açılıyor ve Hallac’ın yanına ulaşıyorlar.

(SÜRECEK)