Devlete hizmet eden görevliler, daha açık söylersek hükümet yetkilileri, bakanlar, belediye başkanları yaptıklarını yeterli görmeye başlarsa kemale ermişlerdir. Yani yorulmuşlar, yolun sonuna varmışlardır. 
Hemen bütün insanlar kendilerine hedefler koymalı, hedefi tutturup iyice yaklaşınca yine yeni hedefler seçmeli ve onların peşinde koşmalıdırlar. 
Bu devlete hizmet edenlerde de, işverenlerde de, işçi de, ailelerimizde de böyle olmalıdır. 
Bir ailenin, bir işyerinin yönetilmesinin zorluğunu düşünürsek bir milleti yönetmenin ne kadar zor olduğunu daha iyi görürüz.
Günümüzde artık insanlar kaprisli ve zor beğenir oldular. Kolay kolay tatmin olmuyor ve şükretmiyorlar.
Vatan Gazetesinde, Sayın Süleyman Ateş’in köşesinde Perşembe, Cuma ve Cumartesi günleri devam eden, “Hazreti Ömer’in Hoşgörüsü ve Adaleti” diye bir yazı dizisi vardı. Ben üç gün boyunca yayınlanan bu yazıdan bazı alıntılar yapacağım: 
“…Hz. Ömer’in halifeliği döneminde (634–644) bir gece, Peygamber’in amcası Hz. Abbas, Halife Ömer’i ziyaret amacıyla evinden çıkar. Akşam olmuş, gece epeyce ilerlemiştir. Hz. Abbas, Medine’nin ıssız sokaklarında Hz. Ömer’in evine doğru ilerlerken, karanlığın içinde bembeyaz bir hırkaya bürünmüş, heybetli heybetli yürüyen bir adamla karşılaşır, selamlaşırlar. Peygamber amcası, bakar ki karşısındaki Hz. Ömer’dir. Ona, “Ya Ömer, böyle geç vakit bu ne iş?” diye sorar. Hz. Ömer, Medine’nin mahallelerini dolaşmaya çıktığını söyler ve “Gel beraber dolaşalım” diye onu da yanına alır. 
Medine sokaklarını birlikte dolaşmaya başlarlar. Etrafta büyük bir sessizlik vardır ve Medine huzur içinde uyumaktadır. Ömer her evin önünde durur, içerdekilerin haberi olmadan dinler. Böylece en harap bir yapıyı, en küçük bir evi bile ihmal etmeden Medine sokaklarını adım adım dolaşırlar. Nihayet evler biter, şehrin dışına çıkarlar. Orada bir çadırla karşılaşırlar. 
Çadırda, ihtiyar bir kadın ve “açız açız” diye feryat eden minnacık çocuklardan başka kimse yoktur. 
Bu hazin tablo karşısında Abbas ve Ömer, selam verip çadıra girerler. İhtiyar kadın, güleç bir yüzle selamlarını alır. Ömer, ihtiyar kadına sorar: “Bu yavrular niçin, ağlıyor teyze?” 
Kadın, “Bugün ikinci gün, aç kaldılar?” diye cevap verir. “O halde niçin önlerine biraz yemek koyup, karınlarını doyurmuyorsun?” diye soran Ömer’e kadın, ekmeklerinin ve yemeklerinin olmadığını, çömleğin içinde çakıl taşları bulunduğunu, onları kaynatarak çocukları avutmaya çalıştığını anlatır. Bunun üzerine Ömer, kadına; kocası, oğlu, kardeşi bir kimselerinin de mi olmadığını sorar. Kadın bütün erkek akrabalarının öldüğünü, kimi kimsesi bulunmadığını, yanında “açız” diye feryat eden bu çocukların, torunları olduğunu söyler. Bunun üzerine Ömer kadına, halini niçin Emir’e (halifeye) anlatmadığını sorar. Fakat kadından hiç beklemediği ağır bir cevap alır... 
“Emir’e öyle mi? Allah onu en yakın zamanda kahretsin. İyi günleri kötüye dönsün. Ömer, belasını dünyada isterim bulsun.”
Halife Ömer, hayret içindedir. “Ne yaptı teyze, Ömer böyle beddua edecek?” diye sorar. Kadın, kendisinin yetim avuturken halifenin uyumaması gerektiğini, kendilerinin halifeye Allah’ın bir emaneti olduklarını, ama arayıp sorulmadıklarını yana yakıla anlatır. Ve kendisine, “Zavallının işi pek çok, zaman bulup gelemez, gidip söylemezsen ne haldesin bilemez” diye mazeret sayıp döken Ömer’in hiçbir mazeretini kabul etmez.
“Madem ki, insanlarıyla gereğince ilgilenemeyecekti, o halde niçin zamanında hilafeti kabul etti?” der.       
Bu arada, çocukların feryatları daha da yükselir. Torunlarının bu içler acısı durumu karşısında öfkesi artık çılgın bir hal alan ihtiyar kadın Halife Ömer’e beddualar yağdırır:
“Ta bulutlara yükselen bu iniltiler. Umarım Ömer, lanet bulutları olup tepene iner. Yetimin ahını yağmur duası zannetme .Yetimin ahı yağmur duası değil, insanı yokluğa götüren bir kaza yıldırımıdır. 
Ben gidip Halife’ye söyleyeyim de dilencilik mi yapayım? Ömer de kim oluyormuş, benim babam ondan daha değerli ve cömert bir insandı. Ölsem de sizin Halifenize gidip yüzsuyu dökemem.”
Ömer, kadının bu son sözleriyle, beyninden vurulmuşa döner. Sesi titreyerek “Haklısın teyze, avut çocukları, ben şimdi gider gelirim” der. Sonrasını Hz. Abbas şöyle anlatır: 
Halife önde,  içi buruk, bitik ve pişman vaziyette, ben de arkasında çadırdan ayrıldık. Medine’nin dolambaçlı sokaklarını dolaşıp zahire ambarına geldik. Ordaki bir un çuvalını göstererek,  Haydi yükle bana. Şu yağ dolu testiyi de sen al, dedi ve çıktık ambardan. Baktım mesafe uzun; yük yaman, Ömer yaralı, dedim ki: Ben götüreydim çuvalı… 
Hayır, yorulsa değil, ölse yardım etme sakın, vebali kendine aittir İbni Hattab’ın. Kadın ne söyledi Abbas, işitmedin mi demin?  Bugün biri derdine ortak olsa bile yarın Allah’ın huzurunda kimse Ömer’in suçuna ortak olmaz. Onun için vaktiyle Halifelik yükü altına girmemeliydi. Girdiyse gereğini yapmalıdır. Dicle kenarında bir kurt bir koyunu aşırsa, Tanrı adaleti gelip Ömer’den onu sorar. Kimsesiz kalan ihtiyar kadının durumundan Ömer sorumludur. 
Un çuvalının altında yorulan ve iki büklüm olan Ömer, “Uzak mı yol? Daha çok var mı?” diye sorar. Hz. Abbas çok az kaldığını söyler. Nihayet ihtiyar kadının çadırına gelirler. Ömer’in artık mecali kalmamıştır. Nefes nefese sırtındaki un çuvalını indirir. Kenara koyar. Ardından tenceredeki çakıl taşlarını atar, tencereye un ve yağ katar. İhtiyar kadın da yakmak için yaş diken getirir. Bu yaş dikenleri tutuşturmak için Ömer, beyaz sakalları ile yerleri süpürürcesine ateşi üflerken alnından terler akar, dumanlar içinde kalır. 
Bu merhum Mehmet Akif’in Safahat’ında şiirleştirdiği bir güzel hikâyedir. 
Kıssadan hisse; bir işe talip olunmadan iyice düşünülmeli, başarının ölçüsü tartısı iyice yapılmalıdır. Hele de bu devlet işiyse daha da bir ince elenip sık dokunulmalıdır. 
Saygı ve sevgilerimle.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol