“Siz de gelseniz ne iyi olacaktı.”

“Aslında ben de çok özledim annemleri ama biliyorsun bu yıl mümkün değil. Kısmetse gelecek yıl inşallah.”

“Sahi, babam nerde anne?”

“Yaz okulu programını oluşturmak için okuluna kadar gitti. Gitmeden önce telefonla otogarı arayarak, ‘Lider Seyahat’ten yerini de ayırttı.”

“Yaşasın! Akşam Çorum’a yolcuyum desene.”

“Bizlerden ayrılacağın için ne kadar sevinçlisin öyle.”

“Yapma anne. Drama çevirme şu günümüzü.”

“Şaka diyorum, şaka.”

“Sevindiğim kadar, sizlerden ayrılacağım için de üzülüyorum. Her iki duygunun birden yaşanması ne tuhaf!”

Ana oğul sarıldılar birbirlerine. Nilüfer Hanım oğlunu sevgiyle öptü.

“Özleyeceğiz seni bir tanem. Her ne kadar arada sırada tartışıp didişsek de sensiz olmuyor yine de. Sen bizim ilk göz ağrımızsın.”

“Ben de sizleri özleyeceğim anneciğim.”

Bu sırada Uzay’ın sesi duyuldu. Kapının eşiğindeydi.

“Uzay kalktı. Özgün’ü bırak, Uzay’ı al anne!”

Uzay iki yaşında olmasına karşın kendinden söz ederken ‘ben’, ‘beni’, ‘benim’ yerine; hep “Uzay, Uzay’ı, Uzay’ın” demeyi alışkanlık durumuna getirmişti. Bu tarz konuşması da ona ayrı bir sevimlilik kazandırıyordu.

“Aaa!” dedi, annesi. “Uzay kalkmış ağabeysi. Sen çekil benim kucağımdan.”

Uykulu gözlerle annesine koştu Uzay. Özgün önüne geçip kucağına almak istediyse de:

“Özgün sen çekil!” diye eliyle itekledi onu.

Ardından annesinin kollarına atıldı. Sıkıca sarıldı boynuna. Annesi Uzay’ı, Uzay da annesini öptü. Sonra ağabeysine dönüp gülerek:

“Anne Uzay’ın, Sen bi dakka dur Özgün!” dedi.

Çok güzel gözleri vardı Uzay’ın. Her zaman güler gibiydi. Özgün Uzay’ın saçlarını okşayarak:

“Anne hem Özgün’ün, hem de Uzay’ın,” dedi. Ardından kardeşine sarılıp öptü.

Uzay, gülerek itti ağabeysini:

“Uzay’ı öpme, anne öpsün.”

“Anne de öpsün, Özgün de öpsün.”

Uzay gülerek ağabeysine uzanıyor, sonra dönüp sokuluyordu annesinin koynuna. Maskaralık yapıyordu.

Nilüfer Hanım:

“Sen kahvaltını yap da, ben de bu kokulu misketin altını değiştireyim yavrum.”

“Neyse ki,” dedi, Özgün. “Benim yokluğumda bol bol seversiniz artık Uzay’ı.”

“Oğluuum!” dedi annesi manidar bir bakışla. “Bazen şakayı bile ciddi gibi yapıyorsun. Seni on iki yıldır seviyoruz, onu ise henüz iki yıldır...”

“Şaka şaka,” dedi Özgün gülerek.

Annesi kucağında Uzay’la salona geçerken, o da kahvaltı masasının başına oturdu.

YOLA ÇIKIŞ

O gün, Özgün’ün götüreceklerinin listesi yapıldı. Bazı gereksinimleri ve hediyeleri almak için Nilüfer Hanım, bir ara çarşıya çıkıp alışveriş yaptı. Akşama doğru da fotoğraf makinesinden, diş fırçasına; okuyacağı kitaplardan çamaşırlarına değin gereksinim duyacağı her şey konmuştu Özgün’ün valizine.

“Unuttuğumuz bir şey kaldı mı acaba?” diyordu annesi.

Özgün’se:

“Yabancı bir yere gitmiyorum ya anneciğim. Eksikleri de Büyükbabamla anneannem temin ederler.”

“Biliyorum, hiçbir şeyin yokluğunu çektirmezler sana ama onları sıkıntıya sokmak istemiyorum. Hem sadece sen değilsin ki. Cemre’yle Emre de olacaklar yanlarında. Her birinizin bir eksiği olsa, üç eksik yapar oğlum.”

“Unutulan önemli bir şey kalmadı sanıyorum,” dedi, babası. “Gereksinim duyduğu şeyler için de parası var nasıl olsa.”

Sonra Özgün’e dönerek:

“Yolda, parana iyi sahip ol oğlum. Çorum’a varınca da Büyükbabana teslim et. Sadece harçlığın bulunsun üzerinde.”

“Tamam Baba.”

Zaman daralıyordu.

“Hadi mutfağa,” dedi Nilüfer Hanım. “Yemeğimizi yiyelim de çıkalım yola.”

“Doğru,” dedi babası. “Geç kalmayalım otogara.”

Hep birlikte geçtiler mutfağa.

(SÜRECEK)