Sabah Çorum Haber’de şehidimizin uğurlanışının haber ve fotoğraflarını görünce yine dayanacağımız gücümüz tükenip gitti…
Üst üste yaşananlardan Ankara’ya da sanki kara bulutlar çöktü… Sevdiklerimize kaygıyla bakar, yabancılardan korkar olduk!
Yaşadığımız her gün içimizdeki küllenemeyen acılara bir yenisini daha ekliyor. Günleri şehit vermeden bitiremezken bir de bunlara terör kurbanları eklenince… Bir yandan üç çocuk-beş çocuk derken bir yandan da her gün üç-beşten fazlasını yitirmenin acısını yaşamak… Sevinçlerimiz, umudumuz, güvenimiz… eriyip tükeniyorken neye, nasıl alışacağız? Beynimize “düşünme!”, yüreğimize “hissetme!” diyerek mi?
Bugün okurlara, üç yıl önce aynı acıları duyarak yazmış olduğum yazıyı sunuyorum.
22 Mart 2016, ANKARA

İÇİMDEKİ KAPANMAYAN YARA
Birkaç gün önce, günlük gazeteleri okumaktayken elimdeki gazetenin iç sayfalarında, sol yandaki dar sütunun en altında bir haber dikkatimi çekti: Yine, askerliğini er olarak Şırnak’ta yapan bir gencimiz şehit olmuş, yaşamını kaza kurşunu ile yitirmişti! Birden, duyduğum acıya kırgınlık da karışıverdi doğal olarak… Bu kadar acı bir haberin, sanki sıradan bir habermiş gibi, bir-iki cümleyle gazetenin göze zor ilişecek bir yerinde verilişi yüzünden… Ayrıca, yitirdiğimiz gencimiz Çorumlu idi. Haberin ayrıntısını, şehit ailesinin dört çocuğundan üçünü önceki yıllarda yitirmiş olduğunu, sonuncu evlatlarını da böyle yitirince yapayalnız kaldıklarını yerel gazetelerden öğrenebildim.
Yakınlığım olsun-olmasın, gençlerimizin şehit olarak yaşamdan ayrıldıklarını duydukça benim içimdeki, uzunca bir zaman önce açılıp hiç kapanamayan yara da sızlayıp duruyor…
Yine, bu acı haber beni 1999 yılının Şubat ayına, yaşadığım sürece hiç unutamayacağım günlere götürdü: Bacağım kırılmış, ameliyata alınacaktım. Ancak, çocukluğumda başlayıp birlikte yaşamak zorunda kaldığım süreğen (kronik) hastalıklar nedeniyle ameliyat hemen yapılamamış; bir de gerekirse verilmek üzere kan istenmişti. Çektiğim dayanılmaz fiziksel acıya, kan verecek üç kişiyi arayıp bulmanın sıkıntısı, zorluğu da eklenmişti. Böyle bir durumda, umutsuzluk içindeyken birden, hiç tanımadığım üç genç insanımızın ellerini uzatıp ‘’gönüllü olarak’’ kanlarını vermeleriyle yaşama dönebilmiş; acılarım sevince, umuda dönmüştü. Göremediğim, adlarını bile öğrenemediğim, ‘’insanca davranışları görev olarak gören bu gençlerimiz’’den birisi, Güneydoğu’da şehit olan bir askerimizin kardeşiymiş. Acısını böylesine başka insanlara yaşam vererek dindirebiliyormuş. Bunu öğrendiğimde ise, duyduğum sevinç buruklaşmıştı. Bir şehidimizin kardeşinin kanıyla iyileşip yine yürüyebilmek; içimde bir yarayı da açmıştı sanki… Öylece de, gençlerimizin ölüm haberleriyle açılıp sızlayacak bir yara olarak kalmıştı…
Bu acının üzerinden birkaç yıl geçmişti. Nice canlar verilerek, kanlar dökülerek kazanılıp sınırları çizilmiş yurdumuzda, ilkemiz YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ olsa da / olmalıyken şehitler vermeyi sürdürüyorduk… Bu durumda günlerimiz acılar içinde geçip gidiyordu. O günlerde, Güneydoğu’da bir gencimizin şehit oluşunun haberine bir gazetemiz iri puntolarla, tümüyle aynısı olmasa da, şöyle ya da çok benzeyen bir başlıkla yer vermişti: ‘’……..’Lİ GENÇ, YERİ DOLDURULAMAZ’’ Özellikle noktalarla boş bıraktığım yerde ise, gencimizin bitirdiği en iyi üniversitelerimizden birisinin adı vardı. Bu acı haber, içimdeki yarayı deşip sızlatmaya başlamıştı. Ancak bu kez, içimde duyguların henüz adlandırılamadığı çocukluk yıllarımda yaralar almaya başlayan ‘’adalet duygusu’’ yine yaralanıp içimin sızısını derinleştirmişti. Şehit olan ya da yaşamı gencecikken elinden alınan hangi gencin yeri doldurulabilir ki?.. Üniversite bitirmiş de olsa, köyünün ilkokulunu bile güçlükle bitirip erkenden yaşama atılmak zorunda kalmış da olsa… Hiçbirinin yeri, özellikle de sevenleri için, kesinlikle doldurulamaz!..
Yaşam garip bir süreç… Hepimiz, kendi seçimimiz dışında; seçmediğimiz ortamda, koşullarda, konumda dünyaya geliyor; ‘’alınyazısı’’ demek zorunda kaldığımız adaletsizliklerle yaşama gözlerimizi açtığımız anda tanışmış oluyoruz. Yaşamlar aynı adaletsizliklerle sürüp gidiyor. Ölümler bile böylesine başka başka oluyor, ne yazık ki…
Gazetenin neredeyse görmeden geçip gidebileceğim bir yerindeki o acı haber, beni işte böylesine sarstı.
Doğrusu, haberlerin verilişleri, ‘’haber etiği’’ açısından da değerlendirilebilir ya da değerlendirilmelidir sanırım.(*)
Yazımı, yapıtlarını büyük bir ilgiyle okuduğum, arşivimde pek çok yazısı olan Sayın Ahmet Cemal’in ‘’Bütün Analara ve Onların Oğullarına’’ başlıklı denemesinden (**) bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
“(…) Sevil Köksal Turan imzasıyla yayımlanan ‘Her Gün Çocuklar Ölüyor’ başlıklı yazı, tüm zamanlarda bütün anaların savaşlarda ve çarpışmalarda ölen bütün oğulları için kaleme alınmış bir ağıt yerine geçebilir.
Sevil K. Turan son günlerde ülkemizde –asker ve sivil- ölen gençlerin ardından kendi oğlunu düşünerek şunları yazmış: ‘Güneş daha doğmadı. Birazdan hazırlanıp işe gideceğim. Oğlum içerde uyuyor, iki yıl sonra muhtemelen işe girmeden önce bir vatandaşlık yükümlülüğünü aradan çıkaracak, askere gidecek. Belki de hâlâ süregiden şu manasız savaşa, Güneydoğu’ya ölmeye ve daha beteri öldürmeye… İçim daralıyor. Benim oğlum, fidanım, ciğer yangınım… Ben seni nasıl daha mutlu kılarım diye direnirken sıradan zorluklara, her keyifli duruşuna bir daha vurulurken, her delikanlıyı senden bir şeyler katarak severken… Ölürsen ben sensiz kalacağım, öldürürsen sen eksik…’
Ve bu satırların ardından oğlu ölme yerine öldürürse onun sağ kalmasından duyacağı sevinç, başka gençleri öldürmüş olmakla yaşayacağı eksiklikten kaynaklanan acısının gerisinde kalan bu muhteşem ana (…)’’
(*) Bu konu ile ilgili olanlar için bir başvuru kitabı: Haber Etiği, Enrico Moressi, İtalyanca’dan çeviren: Fırat Genç, Dost Kitabevi Yayınları, Birinci basım, Eylül 2006.
(**) Lanetlenmiş Ağustosböcekleri, Ahmet Cemal, Deneme, Can Yayınları, Birinci basım, Eylül 2012 (s. 159)
17 Nisan 2013, ANKARA

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner155