Bizi birbirimize benzeten şeylerden biri de; yanlışlarımız.

Bazen fazla şeyi yanlış yapabiliriz hayatta.

Okulda yanlış tarih öğrenebiliriz. Kimsenin ölüme, zulme maruz bırakılmadığını sanabiliriz. Yanlış düşmanlar, yanlış dostlar edinebiliriz. Yanlış kimlikleri sahiplenebiliriz. İçine doğduğumuz bir dilin, dinin, ırkın, belirsiz bir rengin bizi tanımladığı yanılgısına kapılabiliriz, bize böyle öğretildiği için.

Kendimizi üstün görebiliriz ya da zayıf, bazen olgun birine benzediğimizi düşünebiliriz. Yanlışlıkla üzebiliriz tanıdıklarımızı, yanlışlıkla incitip zehirleri olabiliriz. Yanlışlıkla sevindirebiliriz sevmediklerimizi veya bizdeki kırıklarıyla anımsadıklarımızı.

Hep kalmamız gereken yerlerde kaçmaya alışabiliriz, hep mücadele etmemiz gereken yerlerde beyaz bayrak çekebiliriz.

Başkasının hayatı gibi yaşayabiliriz hayatı, başkasının doğrularıyla. Yanlış sorular sorabiliriz yanlış yerlerde. Aynı doğrunun herkese yakışmayacağını göremeyebiliriz.

İnsanları yanlış yerlerde anımsayıp, yanlış şekillerde sevebiliriz bazen.

Sevmek hani yeni evrenler yaratmaya değil yıkıma yol açtığı zaman belki sevmek de yanlış olabilir. Yanlış kızgınlıklar yaşayabilir, yanlış sözler edebiliriz. Bazen hiçbir kapıyı çalmadan, kapıları kırarak yaşadığımızı fark etmeyebiliriz.

Yanlış hatırlayabiliriz hikâyeleri, hepsinde sanki haklıymışız gibi.

Yanlış anlatabiliriz kendimizi sevdiklerimize bazen. Kelimeler her zaman kolay gelmez çünkü dilimize. Kelimeleri yanlış cümlelerde kullanabiliriz.

Yanlış bir kişiye kefil olabilir, yanlış bir şehirde bulabiliriz kendimizi.

Pek çok şeyi, pek çok şekilde yanlış yapabiliriz yani.

Belki kimseyi ciddiye almadık, kimseyi ciddi olarak anlamadık, ama yadırgadıklarımızın arasında kırdıklarımız olmadı...

İnsan kendi içinde bulmadıktan sonra tek olanı, binlerce kutsal kitap da yazsa ezberletilse, yine boşa yine boşa.

Bana dostlarım ‘roman’ yazsana diyorlar. Elbette olması gereken bir şey söylüyorlar. Ama bende olması gereken kötü bir şey var, üşengeçlik. Bir türlü bunu yenemiyor yeni bir faza geçemiyorum.

Ne zaman bunu yenebilirim bilmiyorum.

Ancak yazacağım ilk romanın ismi kesinlikle genel bir Türkiye klasiğini anımsatacak, ‘Tımarhane’ olurdu.

Yine hiperaktif olduğumu, hep aktif kaldığımı bunu da nasıl becerdiğimi sorarlar. Bunun sebebi zihnime köpek balığı atıyorum.

Japonlar taze balığı çok severler.

Ama yoğun avlanmadan dolayı kıyılarda balık azalmıştır. Bunun özerine balıkçılar, açık denizlerde avlanmaya başlamışlar.

Ama bu sefer de balıklar halka ulaşıncaya kadar tazeliğini yitiriyormuş. Bunun özerine balıkçılar balıkları suyun içine koymuşlar.

Ama yine de halk taze olmadığını anlıyormuş.

Balıkçılar en son havuzların içine bir köpek balığı koymuşlar.

Bu sayede balıklar devamlı hareket halinde olduğu için tazeliklerini koruyorlarmış.

Köpek balığı arada birkaç balığı yese de önemli değilmiş.

Buradaki ana fikir şu: Sürekli canlı kalmak için kaçacak bir sorun atmalı insan zihnine. Benim yaptığım budur.

Mevlana gibi, ‘Ne olursan ol yine gel’ demem.

Söz Mevlana’dan açılmışken mikrofonu O’na uzatalım.

Efendim siz yaşadığınız dönem itibariyle çok parçalı bir etnik ve dini yapısı olan Anadolu’dan tüm dünyaya "Ne olursan ol yine gel" gibi çok riskli ve aynı zamanda hümanizmin de temellerini atan bir bakıma da -bizde her yol var- kapitalizme göz kırpan bir söylence ile delikanlı gibi mesajınızı verdiniz. Gerçi bu sözün de çalıntı olduğu iddiaları var da, konumuz o değil.

Sadede gelecek olursak, konuyla ilgili çok popülist davranmıyor musunuz? Yani toparlarsak çıkabilecek kargaşadan korkmuyor musunuz? Ne olursa olsa gelsinler mi cidden?

Mevlana elindeki Yemen kahvesinden bir yudum alarak sakalını sıvazladı ve bilge bir edayla sakin sakin cevapladı: "Evladım, pardon lan oğlum, Allah peygamber aşkına bir defolup gidin artık. Kaç yüzyıldır ipini koparan bana geliyor, ben öyle bir şey demedim. Nerenizden uyduruyorsunuz?”

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol