1963-1970 arasında, Anamur’da yaptığımız 3 sulama ve 1 hidroelektrik santrali için hemen her ay, Ankara’dan Anamur’a patlayıcı madde taşımamız gerekiyordu. O yılların mevzuatına göre, bir sürü bürokratik işlemlerle patlayıcı madde kullanma ve taşıma ruhsatı alınıyordu. Taşımaya ait önlemlerden 2’si şunlardı:
-Patlayıcı madde ile patlayıcı kapsül aynı araçla gitmez.
-Taşıyıcı oto yol boyunca hiçbir meskun yere giremez.
Şimdi size bu yasakları da çiğneyerek yaptığımız taşımalardan birini anlatacağım.
1966 yılının Aralık ayının çok soğuk bir günü... Elmadağ’dan 500 kg dinamit yükledik, Kayaş’tan başka bir oto ile aldığımız yüzlerce kapsülü de birinci arabanın, dinamitten uzakça bir köşesine yerleştirdik. Ankara’dan çıkarken ben de bindim bu arabaya...
Yolumuz epey uzun; 650 km. Ama arabamız çok güzel. İthal malı Şevrole, kırmızı bir pikap. Yepyeni ve konforlu. Isıtma sistemi bile var!
Ankara’dan ayrılalı 1 saat kadar olmuştu ki, arkadan gelen ritmik bir sallantı hissetmeye başladık. Bu sabah yola çıkarken arabaya takılan “yepyeni kaplamalı” sol lastik balon yapmış; kaplama kısmı, astardan ayrılmaya başlamış. Hava kararmış, müthiş bir yan rüzgar esiyor: Arabanın altından geçen rüzgar ayaklarımızı, üstünden geçen rüzgar kellemizi biçiyor sanki.
Yola devam ediyoruz ama, arkadan gelen ritmik ırgalanmalar devam ediyor. Yeni kaplamalı sağ lastik de balonlamış. Soldakinin durumu daha kötülemiş.
Ani bir kararla, yoldan çıkıp Kulu ilçesine saptık. Pastaneye, son dakikada yetiştik. Telefonla, Konya’daki çok sevdiğim arkadaşım Faik’i aradım. (Neden cepten aramadın diye sormuyorsunuz herhalde.) Faik’e durumumuzu kısaca anlattıktan sonra “hemen mersedesine atla, Ankara istikametinde yola çık, bizi, kırmızı pikabımızla yakala.”
Artık, arka lastikler, yeni kaplamalarını birer halka gibi fırlatmış, astarlar üzerinde gitmekteyiz. Gece oldu.. Kar yoğun bir tipi halinde, farların ışığında, sağdan sola doğru sel gibi akıyor...
Bütün bu olumsuzluklara rağmen Faik bizi buldu. Ben onun sıcak mersedesinde, dinamit yüklü arabamız da peşimizde ağır ağır Konya’ya vardığımızda iftar çoktan geçmişti. Şahin Otelinin karşısındaki genişce alana, üstü branda ile sarılı arabamızı park edip, Şahin Otele yerleştik. İlk işim, Ankara’daki ortağımı arayıp, ne yapıp yapıp 2 lastik bulmasını söylemek oldu. Söylemesi kolay ama o dönemde yerli lastik yok, ithal malı ise çok sıkı karaborsada... bulmak, ödemekten güç...
Ertesi gün, yağışsız, çıtır-çıtır buzlu bir Konya sabahı... Lastikler İstanbul’dan sağlanacak, önce Ankara’ya, sonra Konya’ya gelecek. Akşama kadar bunun mümkün olması çok zor...
Bu soğuk Ramazan gününde, Konya’da benden başka oruçsuz kimse yok. Akşama kadar, Mevlana ve Koyunoğlu’dan başlayarak, resmi veya özel bütün müzeleri dolaştım. Arada otele uğrayıp bir sigara içiyorum. Çünkü, oruçtan yüzleri donuk bir beyazlığa bürünmüş Konyalılara göstere göstere bir lokma yemek veya sigara tüttürmek imkansız. Denemeye bile cesaret gerek.. Arkadaşım Faik’in bürosuna ve çok saygı duyduğum eşine de gidemezdim; çünkü herkes oruç...
Mucize gerçekleşti, tam iftar saatinde gelen otobüsün tepe bagajından inen 2 yeni lastiği takıp yola çıkma durumuna girişimiz bir dünya rekoru idi, her halde. Arkadaşımın “gece burda kal”, “iftardan sonra”, “bir yemek bile yediremedim sana” gibi feryatlarına rağmen, Anamur’a doğru yola koyulduk. (Sonraki yıllarda çok defa etli ekmek ve kuyu kebabı ikramlarına nail olduk Faik’in. Allah rahmet eylesin.)
Yağışsız fakat dondurucu birkaç saatten sonra, Sertavul geçidini aşıp Silifke’ye doğru inişe başlayınca, arabayı durdurup çıktım dışarı.
Simsiyah fakat olağanüstü yıldızlarla dolu bir gök.
Mis gibi kokan, insanı yumuşacık saran ılık bir orman havası.
Artık bundan sonraki kilometreler, eziyet değil mutluluk, doğayı yaşamak...

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner155