Sabır; güçlükler karşısında kişinin Allah’tan korktuğu ve rızasını ümit ettiği için, nefsini fenalığa bırakmayıp tutması veya emirleri yapmakta, yasaklardan sakınmada, başa gelen bela ve musibetlere tahammül etme, katlanma olarak tarif edilmektedir.

İnsanın hayattaki başarısı sabretmesine bağlıdır. İlim ve sanatta yükselmek, ticarette ilerlemek ve ibadette devamlı olmak hep sabretmekle elde edilir. Derle ki: “Sabırsız çiftçinin harmanı olmaz, sabırsız talebe irfanı elde edemez, sabırsız çırak hüneri öğrenemez ve sabırsız asker zafere eremez. Evet her işte sabır, sabır, sabır. Sabır her türlü mutluluğun anahtarıdır. Onun için “Sabreden derviş, muradına ermiş” demişler.

Yüce Allah (cc) Ahzap suresinin 35. ayetinde peygamberimize sabrı tavsiye ederek buyuruyor ki, “Peygamberden ülül’-azim olanların sabrettikleri gibi sende sabret! Onlara azap verilmesi için dua etmekte acele eyleme.” Peygamber efendimiz (sav)’de bir hadislerinde “sabreden zafere kavuşur” buyuruyor. Onun için halk arasında da “Sabreden derviş muradına ermiş” denilmektedir.

Sabredenler Allah’ı yanlarında ve yardımcı olarak bulurlar. Nitekim Bakara suresinin

Bakara suresinin 45. ayetinde de; “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz) Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında, herkse zor ve ağır gelen bir görevdir” buyrulmaktadır. Müfessirlere göre bu ayette geçen sabır, oruç demektir. Peygamber Efendimiz de hadislerinde, “Oruç sabrın yarısıdır” buyurmuştur. Hatta Efendimiz, evlenmeye imkan bulamayanların oruç tutmalarını tavsiye etmiş, orucun şehevi arzuları dizginleyeceğini, insanın o konuda sabırlı olacağını haber vermiştir.

Oruç ve namaz; imanı takviye eder güçlendirir, nefsin kibrini kırar tembelliği ve uyuşukluğu önler ve zor işler karşısında insanı güçlü kılar.

İnsanın başına bir bela ve musibet geldiği zaman hemen isyan etmemeli. Namaz ve sabırla Allah’a sığınmalıdır. Çünkü namaz ve sabır insanın nefsine karşı en büyük silahıdır. Bolluk, bereket, saadet ve mutluluk içerisinde iken insan bu nimetlerin kıymetini bilemez. Madden ve manen işleri yolunda olan insan rehavete kapılırda, bazen bunların şükrünü gereği gibi ifa etmeyi unutur. Bazen de dünya malı, hanı-hamamı, evladı iyali, işi gücü ve dünya zevk ve nimetlerine olan tamahı, insanı isyana sürükler. Bu isyan yaygınlaştığı ve hududu aşarak gayretullaha dokunduğu zaman Cenab-ı Hak insanların sabrını denemek, sınamak ve imtihan etmek için onlara bir takım belalar ve musibetler verir. Bunların karşısında sabredenler mükafatını Allah’tan alır. Sabretmeyenler ise ihsansız kalır.

Nitekim Allah (c.c) Bakara suresinin 155 ve 156. ayetlerinde “Yemin olsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan ederiz (deneriz, sınarız). Ey peygamber sen sabırlı davrananları müjdele. İşte o sabredenler kendilerine bir bela ve musibet geldiği zaman “Biz Allah için varız ve biz sonunda O’na döneceğiz” derler.

Her aile reisi evinde bulunan aile efradının çobanıdır. Onları gerçek bir Müslüman gibi yetiştirmekle ve gerçek bir Müslüman gibi yaşamalarını sağlamakla mükelleftir. Aile reisi, aile fertlerini dünyanın ve ahiretin bela ve musibetlerinden de, mesela cehennemin ateşinden de korumakla sorumludur. Yüce Allah (c.c.) Peygamberimize hitaben, “Aile efradına namazı (İslami sorumluluklarını yapmalarını) emret. Sen de o konuda sabırlı ol” buyuruyor. Demek ki insan, ehline namazı emredecek, onlara dini vazifelerini yaptırmakta karşılaşacağı bir takım zorluklara da sabredecek, keza kendi de bu görevleri yapma konusunda sabırlı ve azimli olacaktır.

Rabbimiz bu konuda müminlere de, “Ey iman edenler! Kendinizi ve aile efradınızı yakıtı taşlar ve insanlar olan ateşten koruyun” buyurmaktadır.

Halk arasında “insan eder kendine, eder kendi kendine” derler. Bu doğrudur. İnsanın başına gelenler ya elinden ya dilinden veya nefsindendir, amma muhakkak kendindendir.

Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Başınıza gelen her bela ve musibet, kendi ellerinizin kazandığı (günahlar) yüzündendir. Allah ise günahların bir çoğunu bağışlıyor (da bunlardan dolayı bela ve musibet vermiyor.) buyurmaktadır.

İşte bunun gibi başımıza gelen bela ve musibetlerin kendi nefsimizden olduğunu beyan etmek üzere bir ayet-i kerimede de “Başınıza bir iyilik gelirse bu Allah’tandır, eğer bir fenalık, bir bela ve musibet gelirse o da kendi nefsinizdendir” buyurmuştur.

Allah zalim değildir, kimseyi yapmadığı ile cezalandırmaz. Ancak herkes yaptığı ile cezalandırılır veya mükafatlandırılır. Yani cehennemde ateş yoktur. Herkes oraya giderken ateşini dünyadan kendisi götürür. O halde Allah’a verdiği bunca nimetler karşısında ibadet ve itaat ederken, nimetlere şükrederken ve sorumluluğumuz altındaki kişilere de, bu görevlerini yaptırırken karşılaşacağımız musibet, zorluk ve sıkıntılara da, sabredip tahammül gösterme de önemli dini bir vazifedir.

Hangi sebepten olursa olsun, insan karşılaştığı bela ve musibetler karşısın da, sabırlı olmalı, maddi ve manevi tedbirler almalıdır. Kişi böyle davrandığı zaman Allah’ı yanında bulur, insanın günahları af olur. Bu konuda müjdeyi peygamber efendimiz veriyor ve buyuruyor ki, “Herhangi bir yerine batan bir dikene varıncaya kadar; müminin katlandığı (sabrettiği) zahmet, çektiği hastalık, keder, hüzün, sıkıntı, bela, musibet, felaket ve gamın ( her birisi ayrı ayrı) o kimsenin günahının bir kısmına kefaret olur.”

Allah (c.c) bizleri, milletimizi ve bütün insanlığı her türlü bela ve musibetlerden muhafaza eylesin, Bela, musibet, kaza ve afetlere maruz kaldığımızda da sabr-ı cemil ihsan buyursun. Amin

Ankara’dan selam, saygı ve dua ile.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner251