Yedi sekiz yaşlarında idim.
Rahmetli babaannem pirinç ayıklıyordu.

Bir pirinç tanesi düştü yere.
Babaannem eğilip, aramaya başladı. Sağa bakıyor, sola bakıyor, eğiliyor, bükülüyor, inatla bulmaya çalışıyordu.

Çocukluk işte, “Aman babaanne…” dedim. “Aradığın şeye bak… Bir pirinç tanesi için bu kadar çaba harcamaya, yorulmaya değer mi?”
Rahmetli’nin o günkü o halini hiç unutamam. İlk defa sertelmişti bana karşı. Öfkeyle yerinden doğruldu. Çakmak çakmaktı gözleri.
“Bana baksana sen!” dedi, “Sen hiç pirincin nasıl üretildiğini gördün mü? Bir pirinç tanesinde, kaç insanın emeği, göz nuru, alın teri, çilesi var; biliyor musun sen?...”
Çocuktum, babaannemin söylediklerinin ne kadarının bilincinde olabilirdim ki… Ama yine de mahcup olmuş, çok üzülmüştüm.
Aradan yıllar geçti.
Hukuk Fakültesinde öğrenciyim.
Alain'in proposlarını okuyorum.
Birden irkildim.
Babaannemi anımsadım…
Alain, “Bir insan, yerde bir iğne görüp de eğilip almazsa, bütün uygarlığa karşı ihanet etmiş olur.” diyordu. Ve ilave ediyordu; “Bir iğnenin üretiminde binlerce insanın alın teri, göz nuru, el emeği vardır…”

On dokuz yıl evveldi.
Stockholm'e gitmiştim.
Bir otele indim.
Geceydi.
Sabahleyin, tıraş olmak için lavaboya gittiğimde, aynanın yanında ilginç bir not gördüm.
“Lütfen tıraştan sonra jiletinizi çöpe atmayın, yanda bir kutu var oraya bırakın; bir tek jiletle dahi olsa, İsveç Çelik Sanayine yardımcı olun…” diyordu.
Hayretler içersinde kaldım.
Çocukluğumdan beri, çelik eşya denince akla, “İsveç çeliği” gelir; birçok eşya üzerinde, “İsveç çeliğinden yapılmıştır” diye yazardı.
İşte o ülke, kullanılmış bir tek ufacık jiletin bile çöpe gitmesini istemiyor, ona sahip çıkıyor, gelen turistlere (bile) rica yollu uyarıda bulunuyordu.
Birden, İsviçre geldi aklıma…

İsviçre’nin televizyon ve radyoları da zaman zaman, belli aralıklarla şöyle bir duyuru yayımlardı.
“…Şu tarihte, şu saatte, görevli arkadaşlarımız gelecek. Siz lütfen hazırlığınızı yapın. Okumadığınız, ilgilenmediğiniz, kullanmadığınız ne kadar kitap, dergi, gazete varsa; kâğıt, ambalaj, kutu varsa; ola ki bir ilaç tanıtmalığı dahi olsa, kapının önüne koyun… İsviçre'nin kalkınmasına yardımcı olun. Fazla ağaç ziyanına engel olun.”

Ardından, Japonlar geldi aklıma.

Japonlar son derece sade, basit, yalın ve mütevazı yaşayan insanlardır.
Japonlara göre, evlerini abartılı mobilya ve eşya ile dolduranlar, ruhen gelişmemiş; hayatın manasını anlayamamış, zavallı kimselerdir.
Japonlar, böyleleriyle; “evini mezat salonuna çevirmiş zavallılar…”diye eğlenirler.

Vaktiyle Japon ekonomisi, darboğazdan geçiyordu. İç borçlar, dış borçlar gırtlaklarını aşıyordu.
Zamanın başbakanı meclisi topladı.
Kürsüye çıktı.
Durumu olanca açıklığıyla anlattı ve “Tanrı şahidim olsun ki; şu andan itibaren; Japonların iç ve dış borçları son kuruşuna kadar ödenmeden, pirinçten başka bir şey yemeyeceğim. Şu üstümdeki elbiseden başka elbise giymeyeceğim…” dedi.
Dediklerini de yaptı.

En üstten en alta değin, “israftan kaçınma kampanyaları” açıldı.
Ve neticede Japonya, tüm borçlarını ödedi..
Bütün bunlar belleğime kazınmışken, geçenlerde, Japon İmparatorunun sarayını gördüm, nutkum tutuldu.
Olmazdı, olamazdı böyle bir şey… Koca İmparatorun sarayı, ne kadar sade, ne kadar mütevazı, ne kadar da gösterişten uzaktı...

* *

Şunu söylemek, şu iletiyi vermek istiyorum.

Gerekmediği halde elektrik yakmakla, suyu kapamadan boş yere akıtmakla, gece çamurlu ayakkabılarımızı temizlemeden yatmakla, yemek yediğimiz kapları yıkamadan bırakmakla
biz de zalimler sınıfına geçmiyor muyuz?
Hayat çok ince, akıl almaz incelikte ipliklerle örülmüştür.
Her şey o kadar birbirine bağlıdır ki, ilkokul okuma kitabımızdaki bir sözü hiç unutmadım.
“Bir mıh bir nalı kurtarır. Bir nal bir atı, bir at bir komutanı, Bir komutan bir orduyu, Bir ordu bir ülkeyi kurtarır…” diyordu.

Biz böyle gördük, böyle yetiştik.
Maddi durumumuz ne olursa olsun, ister zengin olalım ister fakir, hepimiz çok dikkatli olmak zorundayız.

* * *

Sanal ortamlarda da dolanıp duran bir yazıyı; okurum Seda Birecikli Hanımefendi; “Bu yazıya, köşenizde yer verirseniz, sevinirim…” üst notuyla göndermiş.

Büyük bir olasılıkla daha önce siz de görmüş, okumuş olabilirsiniz bu yazıyı…

Araştırdım, yazının yazanı ve kaynağı belli değil.

Ancak yazı, olağan üstü bir yazı. Parayı da, maddiyatı da aşan büyük bir edep ve incelik var bu yazıda.

Yazı, elden ele, dilden dile dolanırken biraz bozulmuş. Özünü bozmadan, üzerinde oynamak, bazı eklentiler ve çıkarmalar yapmak durumunda kaldım.

… …

Nasıl?

Güzel bir yazı değil mi?

Peki… Biz İsveçliler ya da Japonlar gibi yapabilir miyiz?

Daha doğrusu, bu ülkeyi yönettiğini sanan, başımızdaki muhteremler, Japonya Başbakanı gibi davranabilir mi?

Dar boğazsa; dar boğaz….

Şu günlerde biz de dar boğazdan geçiyoruz.

Ekonomimiz dibe vurmak üzere…

Ekonomimiz bu durumdayken; bu ülkeyi yönettiğini sanan bizim muhteremlerimiz, niye (hâlâ) debdebeli yaşamlarını sürdürüyor, har vurup, harman savuruyor?

??!!....

Duyamadım?…

Ne dediniz?

!!!!...

Hadi o dediklerinizi, önümüzdeki seçimlerde sandığa yansıtın da görelim.

Görelim içtenliğinizi ve de yurtseverliğinizi…

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol