Şu hayatta futbol kadar nankör, futbol kadar tamamen sonuca odaklı, futbol kadar anında değişen, futbol kadar inişli çıkışlı, futbol kadar yukarı kaldırıp indiren başka bir alan yok desem yeridir.

Türk taraftarı için futbol, tuhaf biçimde sadece skorla ilgili bir hadisedir. Bir oyunun bütün hikâyesini, oyunun skoruna indirgemek ve bu skordan bir hafta boyunca tüketemediği bir hikaye oluşturmak, sosyal olarak Türk taraftarının en tipik davranışıdır.

Taraftar, futbol oyununa deyim uygunsa ertesi gün hapı muamelesi yapar. Sesli harflerin üzerindeki macron gibi, her şeyi uzatırlar.

Bu hapın dozunda alaycılık ve sosyal olarak küçümsemenin dışında bir içeriğe de rastlanamaz. Haliyle sadece taraftarlar için oynanan bu oyun, kelimenin tam anlamıyla akıl algılanabilecek, seyri estetik zevk verecek bir faaliyete dönüşemez.

Aslında burada sormamız gereken çok temel bir soru var. Futbol oyununu tasarlayan teknik direktörlerin, en birincil görevi nedir? Bir oyun tasarladığı varsayılırsa, bu oyunun oynanabilmesi, oyun taktik ve düşüncelerinin uygulanabilmesi için, o teknik direktörün evvel emirde alan üretmesi gerekir.

Alanlarınız yoksa oynayamazsınız. Çünkü bu oyun boşlukta oynanmıyor. Bu oyunun bir alanı var. Eni boyu bellidir. Ve rakip kaleye en hafif deyimle şut atabilmeniz için rakip kaleciye yaklaşıyor olmanız gerekiyor.

Bunu kat edebileceğiniz üretmeden yapabilmeniz mümkün müdür?

Futbol oyunu hızlı, hareketli, sert ve aktif bir oyundur. Esasen bu oyunu tehlikeli hale getiren, rakibin hızı, temposu, hareketliliği, sertliği ve bitmek tükenmek bilmeyen aktivitesidir. Dünyanın her yerinde rakibi için oyun oynamayı kolaylaştıran takım ya da takımlar, rakibini bekleyen takımlardır; çünkü bekleyen takım, rakibine sadece kocaman bir alanı altın tepside sunmaz, o rakip aynı zamanda rakip takıma her türlü pozisyonu örgütleyecek, büyük bir zaman da bırakır.

Eğer kendinizi ve oyuncularınızı ikna ettiğiniz bir oyununuz varsa, önceden kurguladığınız bu oyunu oynamak için iki şeye ihtiyaç duyarsınız. Birincisi alandır, ikincisi de zamandır. Alan ve zaman kolaylığı, sonuç alıncaya kadar, kurgusal oyununuzu deneme imkânı tanır.

Deyim uygunsa, alana ve zamana hakim taraf, maçını sonucuna da hakim olan taraftır. Futbol bazen ilahi mutlu tesadüfler barındırsa bile, rakibin size ikram ettiği alan ve zaman, o mutlu tesadüfleri telafi etme imkânını da kural olarak sunar.

Pendik karşısında skor olarak değil, oyun olarak her şeyin Çorumspor lehine iyi gittiği düşünülüyordu.

Ki;

Maç başladığında topu Çorumspor’a bırakıp, kontra oynamak isteyen Pendikspor Teknik Direktörü Sinan Yücer, ta ki, Osman Bodur kırmızı kart görene kadar elinde elma şekeri alınmış çocuk gibi mutsuzdu.

Osman Bodur’un kırmızı kart görmesiyle, Pendikspor istekasına ara taşına konan okey gelmişti. Bunu iyi kullanmalıydı. Ve öyle de yaptılar.

Bu dakikadan sonra, Bahri Kaya saha içerisinde yeterli varyasyonları yap(a)mayınca, karar ve(re)meyince Sinan Yücer, harekete geçti, iştaha geldi. Çorumspor defansını göbekten delmeye çalıştı. Ağaçkakanın ağacı kakaladığı gibi, seri bir şekilde Çorumspor defansını ortadan delmeye başladı.

Yücer’in Çorumspor 10 kişi kalınca yapması gereken, en optimum taktikte buydu. Bunda da başarılı oldu.70’inci dakikadan sonra Pendikspor bu taktikle tam 6 kez Çorumspor kelesinde net gol pozisyonu buldu.

Alıcı kuşlar, şahinler, atmacalar güvercin sürüsü içindeki en alımlı ve en iye takla atan güvercini vurur, avlarlar. Yücer de onu yaptı.

Maçın kaderini belirleyen Pendikspor futbolcularının yetenekleri değil, her iki teknik direktörün kurgusal planı oldu. Perspektif ve teorik bakış, maçın sonucuna etki etti. Haliyle maçı, rakibi Çorumspor’un eksik kalmasıyla takımın sahadaki kurgusunu, taktiksel savaşını değiştiren Pendikspor teknik adamı kazandı.

Savaşı komutanlar kazanır!

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol