Müslümanların ve İslam dininin özel şahsiyeti vardır. Bu şahsiyet Kuran ve sünnetle tespit edilmiştir. Bu nedenle batıl dinlere ait bir takım prensipleri İslam dininin kurallarıymış gibi görüp göstererek, İslam dininin safiyetini bozmak doğru ve caiz değildir.

Öte yandan batıl dinlere ait bir takım uygulamalara sahip çıkılarak birçok bidat ve hurafeyi, İslam’a mal ederek Müslüman'ın şahsiyetini yozlaştırmak ta dinen doğru görülmemiştir, vebaldir, günahtır.

Bu sebeple Peygamber Efendimiz her konuda Gayri Müslümlere muhalefet etmiş ve ettirmiştir. Mesela; Ezan konusunda, Yahudi ve Hıristiyanlara benzememiştir. Mezarda onlara benzememek için İslam’a özel “lahit” yaptırmış, mezarları kıbleye karşı kazdırmıştır. Keza Yahudilerin Hz. Musa'nın Kızıldeniz’i geçtiği ve firavunun burada boğulduğu gün olan 10. Muharrem günü oruç tutmalarına karşın Peygamberimiz de “Ben Hz Musa’yı severim ben de 10. muharrem günü oruç tutarım, ancak onlara muhalefet etmek için yalnız 10. muharrem günü değil, 9-10 muharrem günlerinde oruç tutarım” buyurmuştur.

Müslüman’ın izzeti, şerefi, şahsiyeti ve zaferi Allah'ın yolunda olmakta, peygamberin sünnetine uymakta ve Kuran’ın öğrettiklerine göre yaşamaktadır. İzzet, şeref ve zaferin başka yerlerde, başka yollarda aranması doğru değildir. Nitekim Nisa süresinin 39. ayetinde Cenab-ı Hak mealen; “O münafıklar ki müminleri bırakıp da kafirleri dost ediniyorlar. İzzet şeref, şahsiyet ve zaferi onların yanında mı sanıyorlar (arıyorlar)? Muhakkak ki bütün izzet, şeref, kudret ve zafer Allah'ın yanındadır.” buyurmaktadır.

Yüce Allah müminlerin birbirleri ile ve Gayri Müslimlerle olabilecek münasebetlerine de işaret ederek Hücurat suresinin 29. ayetinde mealen; “Muhammet Allah’ın Resulüdür. Onun beraberindeki müminler de, kafirlere karşı şiddetli (şahsiyetli, izzetli, vakarlı) olup, kendi aralarında (yumuşak ve merhametli) şefkatlidirler.” buyurmaktadır.

Gayri Müslüm’leri memnun etmek için Müslümanların inancından, örfünden, adetinden ve geleneklerinden taviz vermesinin de pek iyi netice vermeyeceği, taviz verdikçe yeni tavizlerin isteneceği, onlar gibi inanıp, onlar gibi düşünüp onlar gibi yaşamadıkça Gayri Müslimlere yaranılamayacağına işaret edilen Bakara süresinin 120. ayetinde de mealen “Ne Yahudi ve ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine tabi olmadıkça, asla senden razı olmazlar.” buyrulmuştur.

Bütün bunlara rağmen Müslümanların ilerleyen zamanlarda, Yahudi ve Hıristiyanların inanç, örf, adet ve geleneklerine imrenerek onları taklit edeceklerini bunun doğru olmadığını --1400 sene evvelinden- haber veren ve bizleri uyaran peygamber efendimiz de bir Hadisi şeriflerinde mealen; “Sizler kendinizden önce gelen ümmetlerin sünnetine (örf, adet, gelenek, göreneklerine) kulacı kulacına, arşını arşınına ve karışı karışına muhakkak tıpatıp uyacaksınız. Hatta onlar, daracık keler deliğine girseler, oraya siz de gireceksiniz.” buyurmuştur. Oradakilerin: “Ey Allah'ın Rasulü (onlar) Yahudiler ve Hıristiyanlar mıdır?” diye sormaları üzerine, Efendimiz de: “ Bunlar değil de kimler olur” buyurmuş ve böyle hareket edenlerin akıbetlerinin ne olacağını da: “Kim bizden başkasına benzemeye çalışırsa, (özenirse) o bizden değildir. Sakın ha Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye özenmeyin, yani onların inanç, örf ve adetlerini benimsemeye gayret edip heveslenmeyin” buyurarak haber vermiştir. “Kişi hangi kavme, hangi millete benzemeye çalışırsa o da, o kavimdendir.” Sözü de peygamber efendimize aittir.

Başka ümmet ve din mensuplarını taklit etme ve onlara benzemeye çalışmanın doğru olmayacağına dair bunca ayet ve hadis, yani dini emir ve yasak varken, yabancıları taklit hastalığı Osmanlı Devletinin duraklama devrinde başlamış, gerileme ve dağılma dönemlerinde de devam etmiştir.

O dönemlerde yabancılardan ve bilhassa Rönesans ve Reform hareketlerini başaran Avrupalıdan devrin ilim, teknik ve teknolojik gelişmelerini alarak Osmanlıya getirmek, taklit ederek Avrupalıdan geri kalmamak gayesi güdülmüşse de, tarihi bir gerçektir ki, ilim, teknik, teknolojik ve sanayiye ait gelişmeleri almak ve öğrenmek yerine, Avrupalının; Müslüman milletimizin inanç, örf, adet ve geleneklerine uymayan, hatta onlarla taban tabana zıt olan değerleri Osmanlıya taşınmış, bilhassa aydın kesimin bir kısmının dejenerasyonuna sebep olmuştur

Son dönemlerde de her ne kadar yabancılardan insanlığın ortak malı olan değerlerin (ilmin, tekniğin, teknolojinin, sanayinin vs.) alınmasına daha fazla gayret gösterilmekte ise de, gerçek yine değişmemiş; Avrupalı’nın ve yabancı gelişmiş ülkelerin gelişen haberleşme ve iletişim araçlarını da kullanarak ihraç etmekte oldukları yabancı kültürlerin adeta istilasına uğramış bulunmaktayız.

Mesela; ülkemizde yirminci asrın son yarısında giderek yoğunlaşarak kutlanan ve bazı çevrelerde bu kutlamalar Hıristiyanların kutlamalarından daha görkemli hale gelmiş bulunan “ "Noel baba ve Yılbaşı kutlamaları” da bu özenti ve etkileşimin eserlerinden birisidir.

İslam’da ve Müslüman'ın hayatında bu günkü anlamda yılbaşı olmadığı gibi Noel Baba da yoktur.

Bugün; özel kıyafetler, eğlence partileri, hindi dolmaları, çam katliamları, çam süslemeleri, içki, kumar ve diğer İslami olmayan etkinlik, azgınlık ve taşkınlıklarla kutlanan yılbaşı ve Noel İslami değildir.

O halde; bazı çevrelerde adeta Müslüman milletimizin olmazsa olmaz tutkusuymuş gibi lanse edilmeye çalışılan Noel (Yılbaşı) ve yılbaşı hediyesi nedir, nereden gelmiştir ve gelmektedir?

Her yılın sonunda milli benliğimizi azgın bir ahtapot gibi her taraftan saran ve giderek toplumumuzda kronikleşen yılbaşı nereden gelmektedir?

YILBAŞI; daha önce putperest olup, milattan sonra 313 yılında Hıristiyan olan Bizans imparatoru Konstantin’in Hıristiyanlığı kabul ettiği günün yıldönümüdür.(1)

NOEL İSE: Hıristiyanların Hz. İsa'nın doğum günü olarak (Katolik ve Protestanların) 25 Aralıkta, Ortodoksların ise, 5 Ocak’ta kutladıkları gündür.(2)

(SÜRECEK)

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol