Bir bayramı daha geride bıraktık kalanlar adına.

Yıllar önce dört gözle beklediğim, mutlu, huzurlu kalabalık zamanlar vardı adına bayram diyordum. Büyüyüp de kayıplarla yaşamaya alışmak zorunda kaldığım, eksik, yarım, yitik, kayıp, yetim öksüz bayramlar.

Günün birinde herkesin listesine gireceği masum anne- babasızlar listesinde yerimi çok uzun yıllar önce alanlardanım.

Gidişlerinin üzerinden bir yığın bayram geldi geçti.

En mutlu olduğun zamanı hatırlayıp, birden hayatının içine baldıran zehri dökülenlerin bitmeyen, dinmeyen sızısı bayram sabahlarında yetimliğini düşünmek.

Sevinçlerin hep kederli, tasaların katmerli özlemlerle yoğrulup yaşanması ‘onlar'dan sonrası.

Cemaziyülevvel, onlarla dopdolu ama en çok onlarsız zamanların kül karası öksüzlüğü boğum boğum düğümlenir boğazıma.

Sesimin nereye düştüğü belli değil uzun yıllardır bayram sabahlarında. Hangi yaşta olursan ol, bir büyüğün olmayınca sesini de kaybediyor insan.

Güçlü çıkan meydan okuyan sesini de gönderiyor o yoklukla uzaklara.

Bir bir eksildiler, sabah kahvaltılarındaki uzun çay sohbetlerinden ezilen yüreklerle.

Beni, bizi kucaklayan annemin, babamın elini öpmeyi, mezarlarındaki yabani otları temizlerken, güllerini koklarken hissediyorum.

Ve bir rüya görüyorum, Ulu mezarda mezarlarına su döküp toprağı havalandırırken, soğuk taşları okşarken, bayram namazı dönüşü sofrayı kurmuş annemin o neşeyle karışık bakışlarını: Babamın sigara çatlağı sesini duyuyorum.

Sessizce her bir köşesinde birbirimizden kaçırdığımız gözlerimizde geçmişin diken güllerini suluyorum.

Bir gönül boşluğudur anne ve babaların yokluğu.

Sırtın açık kalmış, dayandığın direk yok olmuş gibi hissedersin.

Ve kocaman bir çaresizlik acısıyla kıvranmaya başlarsın.

Endülüs’te yaşamış polimatta olsan, yarım kalmışlığın en yalın hali.

Yitirilmiş duyguların girdabında bir unutulabilse dedirten koca bir boşluk.

Başlarda anlamsızlaşıyor insan. Hayatında eksilen ve eksilmeye devam eden "anlamları" hatırlarken anlamsızlaşıyor.

Gün be gün tekrarlanan, çoğalan anlamsızlıklar, kararsızlık ve çaresizliği kabullenmeye çalışırken bütünleşiyor farkına bile varmadan.

En güzel günlerine "dün" deyip, yarınlarına neşeyle kucak açamıyorsun artık eksildiğin günden sonra ve yine bütünleşiyorsun anlamsızlıkla. Hızla geçen her güzel gün gibi, hızla kaybolan mutluluğunu seyrediyorsun umutsuzca, çaresizce, özleyerek gelmeyeceklerini bile bile kapıya asılan gözlerinle.

Hasretle başa çıkamıyorsun artık, her gün biraz daha zorluyor hayat, bütüncül olmaktan çıkıyor.

Titretici bir serinlik geziniyor bayram sabahları evimizin içinde.

Nöbetçi bir hüzün her bayram, gecenin koyuluğunda kapımızın eşiğinde.

İhtiyarlamayan bir ıstırap gibiymiş sonsuz ayrılık. Hep ilk günkü tazeliğiyle kalıyormuş acı. Gidişleriyle kemikleşen, üzerimize yorgan, yüreğimize kor düşüren acı gibi.

Kabullenemiyorsun.

Sert rüzgar yemiş buğday tarlası gibi dalgalanıyorsun. Hangi yaşta olursa olsun kaybedenlerin acısı dinmezmiş öğretiyor bunu da zaman.

Keskin bir bıçak gibi yarıyor hatıralar. Bir kan pıhtısı gibi öylece kalakalıyor anılar. Ve yağmur en çok hasret çekenleri yaralıyor gözyaşı sel olup aktığında.

Her ziyarette, buz gibi mezarların mermerleri, ama soğutmuyor içini, ferahlatmıyor zihnini. Yine onlara geliyor, onlarla oluyoruz lakin gülüşleri eksik, sıcaklıkları eksik.

Benimki, herkesin özlem duyduğu nerde o eski bayramlar sitemi değil. Değil bayramlar, geçen her gün her an başka bir zulüm. Sitemim onsuzluklara.

Depremde kolonsuz bir evde kalmakmış babasız kalmak. Yıllardır, üzerine gerili kanatlardan yoksun, savunmasız, kalabalıkta yalnız ve güçsüz.

Ak-pak saçlarının yerine taşlarını okşuyor olmak her bayramda zorluyor. Bu yüzden belki bayramlardan uzak kalma isteğim, hep bir yerlere kaçma fikrim.

Belki aklım bana ihanet ediyor bilemiyorum.

Ressam olsam, ‘hayatını resmet’ deseler, tuvale siyahı fırlatırdım…

Bazen ise, ‘kalabalıklar arasında yürüyüp gittiler, kimsenin yaşamına çarpmadan’ diye teselli buluyorum.

Rahmetli babam, “Gavurun ekmeğini yiyen, onun kılıcını sallar” sözünü fazla ciddiye almamam gerektiğini, bu sözün kişiliğini yitirmişler için geçer akçe olduğunu söylerdi.

Babamın bana en büyük mirası budur.

Dosta şifa, düşmana dert olan gülüşümüzü eksik etmeden yolumuza devam ediyoruz.

Uzatmayayım…

Yine, iyi bayramlar olmadı; zilde kulağı, kapıda gözü, yüreği gelmeyeceğini bildiği yerde olanlara.

ANEKDOT: SENDİKA AĞALARI VE İŞVEREN KURBANINI SEÇTİ

Hükümet ve Türk-İş, kamu işçisinin 2019-2020 yıllarındaki mali ve sosyal haklarını belirleyen 2019 Dönemi Kamu Kesimi Toplu İş Sözleşmesi için geçtiğimiz günlerde bir araya geldi.

Türk-İş Başkanı Ergün Atalay ile Çalışma Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk arasındaki. konuşmalar açık kalan mikrofona yansıdı. Atalay’ın iktidarın düşük zam teklifini kabul etmesini, “Uzasa işi karıştıracağız. En azından kapattım böyle” demesi, işçilere, “yine mi satıldık” dedirtti.

Demem o ki; Açık kalan mikrofondan kaçarak özgürlüğüne kavuşan işçi sınıfı, sahil yolundan 5 km koştuktan sonra izini kaybettirdi!

Hayırlı traşlar.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol