Korku sözcüğü de tıpkı kıskançlık, cesaret, hırs, sevgi, öç ve benzeri sözcükler gibi insana dair ortak bir özelliktir. Japonya'dan Fransa'ya, Bolivya'dan Nikaragua'ya, Avustralya'dan Çin'e tüm ülkelerin insanlarında görülebilir. Daha da ileri gidersek yalnızca bazı insanları değil, giderek bir toplumu da bütünüyle sarıp sarmalar... Özellikle de bu tür korkunun en tipik örneklerini totaliter rejimlerde görürüz. 

 

Biz yazarlar yapıtlarımızı üretirken, insanın bu tür ortak duygu, düşünce ve davranışlarından yola çıkmışsak başarılı olabileceğimizi biliriz. Ancak o zaman romanlarımız, öykü ve şiirlerimiz Dünyanın diğer ülkelerinde de  yayımlanarak ilgi görebilir, oyunlarımız oynanabilir.

 

Bizde “tırsmak” kelimesi korkuyu en güzel anlatan sözcüklerden biridir.

 

“G... üçbuçuk atmak” deyimi de bizde korkuyu mizahi bir yaklaşımla belirlemeyi ve beyinlere taşımayı başarmıştır.

 

Son zamanlarda özellikle muhalif kesimlerin ülkemizi “Korku İmparatorluğu” olarak nitelemeleri de farklı bir boyutta düşünmemizi sağlamaktadır bu konuda. TV programlarına çıkan insanlarımızı bu bağlamda değerlendirdiğimizde bunun çeşitli örneklerini görmemiz mümkündür. Birçok gazeteci, bilim adamı ya da siyasetçi; yönetimi eleştirecekse önce yönetimin başarılarını özellikle vurgulayarak kendini güvenceye almıyor mu? Bu durumu çeşitli gazetelerde köşelerinde ülkemizle ilgili yazan yazarların yaklaşımlarında da görmek olasıdır.

 

Ünlü yazar ve düşünürlerin korku sözcüğü üstüne yorumları da oldukça ilginçtir. Örneğin Dostoyevski: “Korku yalan doğurur” demiş. Eflatun'un yaklaşımı da ilginçtir: “Saygı olan yerde korku olur ama, korku olan yerde her zaman saygı olmaz.”  Geothe: “Korkak, tehlike olmadığı zamanlarda yumruğunu sallar.”

 

Ancak korkunun nedenleri üstüne en güzel yaklaşımlardan birini Dünyanın gelmiş geçmiş en önemli şair ve yazarlarından Shakespeare yapmıştır. Bakın ne diyor usta: “Olmak ya da olmamak… İşte bütün mesele bunda! Ölmek, uyumak… Uyuyarak bir kalemde son verdin tekmil yürek ağrılarına, ten kafesimize musallat bin bir kahra, bin bir acıya. Kim istemez ki böyle bir geleceği?  Hem de can-ı gönülden. Öldün diyelim, uyudun… Uyudun, iyi ama ya rüya görürsen?  İşte,  işin püf noktası… İşte bu kaygıdır zaten, ömrü onca uzun bir felaket haline getiren! Yoksa hangimiz dayanırdı zamanın sillesine, şamarına, zalimin zulmüne, zorbanın zartasına zurtasına, karşılıksız aşkın azabına, hukukun gugukluğuna, hangimiz dayanırdı başımızdakilerin tepemize çıkıp sıçmasına? O ölüm denen meçhul ülkeye göçtükten sonra, başımıza ne gelir korkusu bağlamasaydı elimizi, kolumuzu, gördüğümüz çilelere katlanmaya razı olur muyduk?  Hep o yüzden şaha kalkmış nice atılım, yolunu, izini şaşıyor, tökezlenip duruyor! Hep bu düşünce değil mi bizleri ödlekleştiren!”

 

Ben de her insan gibi korkuyu, korkmayı iyi bilirim. Özellikle 12 Mart döneminde ve 12 Eylül öncesi ve sonrasında yoğun olarak yaşamışımdır korkuyu. İktidarların kendi yurttaşlarını hain düzeyinde gördüğü her dönemde bu duygu yaşatılmıştır insanlarımıza. Kenan Evren televizyonlarda konuşurken ürperirdim. Bazı arkadaşlarım da midelerine kramp girdiğini söylerlerdi. 

 

Ancak şu da bir gerçek ki “Başkalarını korkutan, kendisi de hep bir korku içinde yaşar” diyor  A. Claudius. Pek de haksız değil galiba.

 

Korkutarak yönetenler açısından baktığımızda da zulmedenlerin beyinlerindeki korkuyu da büyüterek bu eylemi yaptıklarını görmez miyiz? Bana göre tam da o noktadalar.

 

Kaldı ki korkutarak yönetmek sürüp giden bir durum değil. Korkuyu yaşayanlar korkmamaya başlıyorlar bir süre sonra. Ama burada da toplumun özellikle şair, yazar ve genellikle sanatçı kesimi öncülük görevini yapıyor. Susmuyor bu kesim. Homurdanmayla başlayan tepkiler veriyorlar öncelikle. Sonrasında bu tepkiler çığlığa dönüşüyor.

 

Çünkü biliyorlar ki her direniş, ölümsüzlüğe sıkılan bir kurşundur.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol