Günümüzün toplumsal hayatında, sıkıntılar, üzüntüler, gamlar ve kederler bir türlü bitmek bilmiyor. Bütün bunların ve geçimsizliklerin kaynağı kibirdir.

Dün bir damla bulanık su, yani meni iken, yarında kokusundan yanına yaklaşılamayan bir leş olacakken, insan nesine kibirlenir anlamak mümkün değildir. İnsanı kibirlenmeye sevk eden dünya malı, atı arabası, evi, köşkü kaşanesi, parası, masası, kasası vs. hep terk edip gideceği şeylerdir. Yarın elinden çıkıp gidecek olan ve ölünce kendisiyle mezara gitmeyip geride kalacak olan dünya, malı ve serveti ile kibirlenmek, gururlanmak, büyüklenmek niye, neden ve niçin?

Din büyükleri, “Kibirden sakının” derken, topraktan gelip yine ona dönecek olan insanoğlunun kibirlenmesi ve kendini beğenmesi, ne kadar anlamsızdır değil mi? Gerçekten aklı olan, kendini ve Rab'bini bilen kimse hiç kibirlenir mi? İnsan her an tevazu gösteren, yaratanına karşı aczini ifade eden ve her şeyi verenin ve alanın Allah olduğunu görüp düşünmesi gereken bir olgunluğa sahip olmalıdır.

Yüce Allah, “ Kibriya ve azamet bana aittir” , “ Kibirli olanı asla affetmem” buyuruyor. Peygamberimiz (s.a.v.) de, “ Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez” diyor. O halde kişinin, ailesinin ve toplumun zararına olan “ KİBİR” illetinden uzak durmalıdır.

Şimdi Kibrin insanı dininden, imanından, yurdundan ve yuvasından nasıl uzaklaştırdığını anlatan ibretli bir olaya kulak verelim.

Vaktin zamanında Suriye’de hüküm süren Hristiyan bir Hanedan vardı. Bunlara “Gssani'ler” deniliyordu. Gassani’ler Melikler tarafından yönetiliyordu. Son Melik ise, Cebele ibni Heysemdi.

Cebele ibni Heysem Müslüman oldu ve hicretin birinci yılında Medine’ye gitti. Melik olduğu için hizmetçileri, eşyaları çoktu, kendisi ve adamları çok da güzel giyinmişlerdi.

Hz. Ömer hacca gidiyordu. Cebele'yi de beraber götürdü. Kabe-i Muazzamayı tavaf esnasında yoksul bir Müslüman, kalabalık olduğu için izdiham esnasında ayağıyla basarak Cebele’nin eteğini yırttı. Bu olaya çok sinirlenerek kızan Cebele, o kızgınlıkla tokatı vurunca fakir adamın burun kemiğini kırdı. Yoksul adam Hz. Ömer’e giderek olayı anlattı ve Cebele’den şikayetçi oldu. Hz. Ömer Cebele’yi huzuruna çağırdı ve aralarında şöyle bir konuşma geçti.

-Ey Cebele! Ya hasmını razı et, ya da kısas yaparım.

Cebele,

- Ben bir Melik’im! O ise yoksul bir kimsedir. O’nun için bana nasıl kısas yaparsın? Hz. Ömer,

- İslamiyet sizin aranızdaki ayrılığı kaldırmıştır. Kanunlar önünde herkes birdir. Cebele,

- Ben İslam’dan çıkarsam, aramızdaki ayrılık kalkar mı?

Hz. Ömer,

-Suç cezasız kalmaz.

-Diyelim ki Hristiyan oldum, neticesi ne olur?

Hz. Ömer,

-Hristiyan olursan boynunu vururum.

üzerine Cebele Hz. Ömer’den düşünmek için izin aldı ve o gece adamlarıyla birlikte Medine’den kaçtı. Soluğu İstanbul’da aldı. Hristiyan oldu ve orada öldü.

İslam’ın yasak ettiği gurur ve kibri yüzünden Cebele, hem yurdundan yuvasından oldu, hem de Müslümanlıktan çıkarak sonsuz felakete duçar oldu.

Kibir ve gurur sahibi olup, büyüklük taslamak ve kendini beğenmek İslam dininde haramdır. Bu manevi hastalıklara duçar olanlar, hem madden hem de manen iflah olmazlar. Allah bunları sevmez, nitekim nahl suresinin 23. Ayetinde bunlar için, “ …O büyüklük taslayanları Allah sevmez” buyrulmaktadır.

Yer yüzünde böbürlenerek, kibirlenerek ve büyüklük taslayarak gezmek Allah’ın emrine karşı gelmek demektir. Çünkü Yüce Allah bunları yasaklamıştır. Bu konuda İsra suresinin 37. Ayetinde, “Yeryüzünde böbürlenerek, (kibirlenerek ve gururlanarak) dolaşma. Çünkü sen ( ağırlık ve azametinle) ne yeri delebilir ve ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin” buyrulmuştur.

Müslüman hiç bir konuda aşırı olmamalı, her konuda itidalli, ölçülü, mütevazi ve orta halli olmalıdır. Aşırılık Müslümana yakışmaz ve insanı felakete sürükler. Onun için mümin yürüyüşünde, konuşmasında, yemesinde, içmesinde her hal ve hareketinde itidalli olmalıdır, çünkü bunlar Allah’ın emridir. Nitekim Lokman suresinin 19. Ayetinde, “Yürüyüşünde tabii ol. Sesini alçalt. Unutma ki seslerin en çirkini merkeplerin sesidir” buyrulmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, mutlu ve huzurlu insan, Allah’ın emir ve yasaklarına uyarak yaşayan insandır. Mutlu mesut ve uyumlu aile, fertleri Allah’a itaat eden ve isyan etmeyen ailedir. Birlik beraberlik, kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma içerisinde olan güçlü toplum, fertleri Allah’a muti ve Peygamberin gösterdiği yolundan sapmayan toplumdur.

Kibir, hamlıktan ve cahillikten ileri gelir. Ham ve cahil insan tarlalardaki çalı dikenine benzer. Baharla birlikte yeşerir, dallanır budaklanır görkemli bir hal alır ve dimdik durur. Olgunlaştıkça kurur ve hafifleşir. Sonbaharda tabanına tırpanla vurulunca, o koca diken rüzgarın önünde yuvarlanır gider.

Tevazu ve ağır başlılık da ilim ve olgunluktandır. İlim sahibi olgun insan, buğdaya benzer. İlkbaharda biter yeşerir. Zamanla büyür boy atar başak verir, Olgunlaştıkça dikenin diklenmesine karşın başak, ağırlaşır ve aşağıya toprağa doğru eğilir. Zamanı gelip tırpanla tabanına vurulunca da olduğu yerde toprağa düşer.

Evet, dün bir damla bulanık sudan ibaret iken ve yarın çürüyüp kokuşacak olan insan, nesine kibirlenir ki? Kibir ve gururuna sebep malı mülkü, serveti samanı ise, ölünce yanında götüremeyip, burada bırakacağı şeyler için niye kibirlenir ki?

Ankara’dan selam, sevgi, saygı ve dua ile.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner251