Emekli Astsubay Sami Başkaya anlatmış.

İlgimi çekti, sizin de ilginizi çekeceğini düşünerek köşeme taşıdım.

Hele bir okuyun.

“... Görevli olduğum Malazgirt 108. Topçu Alayı’nın bulunduğu yerde yüzlerce kavak ağacı vardır.

Ve her ağacının üzerinde de yüzlerce karga ve karga yuvası…

Deyim yerindeyse, yer gök kargadır…

Sabah akşam ötüşüp dururlar.

Sesleri de rahatsız edecek kadar yüksek ve tırmalayıcı... Ama bana sorarsanız; “yapacak bir şey yok, yaradılışları öyle...” der, geçerim.

Onları da bu halleriyle kabullenmek durumundayız.

Ama herkes de böyle düşünmüyor işte.

Nitekim bizim Alay’da görevli bazı subay ve astsubaylarımız; bizim yapmayın etmeyin şeklindeki uyarılarımıza karşın kargaları rahatsız etmeye; yuvalarını taşlamaya, ağaçları sallayarak yumurtalarını ve yavrularını yuvalardan düşürmeye başladılar.

Neticede karga yuvaları çerden çöpten; hafif bir sarsıntı, o yuvaları dağıtmaya yetiyor.

Sonunda kargalar rahatsız oldu.

Direnmeye başladılar.

Karga deyip geçmeyin; kargalar sosyal hayvanlar, birlikte yaşıyorlar. Doğal olarak da birbirlerine sahip çıkıyorlar.

Derken; bir gün, sürü halinde saldırıya geçtiler.

Şaşkındık.

Şaşkındık, çünkü herkese değil, sadece kendilerine zarar verenlere saldırıyorlardı.

Ogün anladık ki; bu sosyal hayvanlar, sadece zeki değil; zeki oldukları kadar aynı zamanda da güçlü bir belleğe sahipler.

Kendilerini taşlayan, yuvalarını bozan kişileri, belliyorlar; belledikleri kişiyi gördüklerinde de; sürü halinde üzerine pike yapıyorlar; hedefledikleri insanları, pençeleriyle, gagalarıyla, kanatlarıyla yaralıyorlardı.

Kargaları, erleriyle birlikte taşlayan, uzun çubuklarla yuvalarını dağıtan Ordonat Bölük Komutanı bir Yüzbaşımız vardı; kargalar, en çok onu izliyor; onun binadan çıkışını bekliyor; özellikle ona saldırıyorlardı.

Sonunda rahat yürüyemez hale gelen Yüzbaşımız çözümü; bölük binasından çıkmamakta; çıkacağı zaman da aracını bölük binası kapısının sıfırına kadar getirtip, aracına öyle binmekte buldu.

Ve inanır mısınız, o kargalar; yüzbaşımızın aracına da sürü halinde saldırıyorlar; araç Alay’dan çıkana kadar da saldırılarına devam ediyorlardı.

Şaşkındık.

Kitaplarda okusak, sinemada izlesek; “deli saçması” deyip; dudak bükeceğimiz olayı; her gün ve gün boyu canlı canlı yaşıyorduk.

* * *

Bu karşılıklı mücadele uzun süre devam etti.

Bizimkiler saldırılarına, kargalar da kendilerine saldıranlara saldırarak bir anlamda direnmeye devam ettiler…

Ama kolay mı; karşılarında, kendinden başkasını düşünmeyen, doğaya saygısı olmayan, zalim ruhlu, bencil insanoğlu var. Onun zulmüne kim dayanabilmiş ki, kargalar dayansın…

Sabahın köründe pompalı tüfeklerle kargalara ateş etmeler, ağaçların arasında lastik yakıp dumanla zehirleme girişimleri dahil bilinen ne denli kalleşlik varsa hepsi uygulandı, hepsi yapıldı.

Sonunda pes etti kargalar.

Köklerinin kurutulacağını anlayınca da; belli ki çareyi, göçmekte bulmuşlardı.

Bir sabah geldiğimizde, tek bir karganın bile kalmadığını gördük.

Karga düşmanları, büyük zaferi şenlikle kutladılar.

Öyle ya, kargaları yenmek gerçekten büyük bir başarıydı!

Amaaaaaa...

Sonra ne oldu?

Ertesi yıl, Alay’ı boydan boya yılanlar, fareler bastı.

İnsanlar evlerine (lojmanlarına) gidemez, çocuklarını evde bırakamaz olmuştu.

Çünkü eşik beşik nere varsa her yer yılanların istilasına uğramıştı. Yılanlar sütü sever diye, sırf eve girmemesi için kapılarının önüne kap kap süt koyanlar mı ararsınız; zift kokusundan rahatsız oluyorlarmış diyerek evin dışını ziftle boyayanlar mı ararsınız...

Koca Alay’ı büyük bir panik sarmıştı.

Sonunda; insanlar, evini, ocağını kapatıp; üçer beşer orduevine yerleşmeye başladı.

Hatta bazı arkadaşlarımız, baktılar ki olacak gibi değil; eşyalarını yükleyip, memleketlerine gönderdi.

Üçevler dediğimiz lojmanların tamamı boşaltıldı.

Kargaların gazabı, bizimkilerin azabı olmuştu.

Vaktiyle, “Etrafta onca yuva yapacakları alan varken; bu kargalar, neden buradalar ve neden burada kalma konusunda bu denli ısrarlılar?” diye düşünülmedi.

Sonuçta onlar gitti, her yeri yılanlar, fareler sardı.

Sözü, korona denen illete getirmek için bunları anlattım.

Bu illet yeni türemedi, zaten vardı ve kendilerine özgü bir alanda yaşıyorlardı.

Dünyanın ve doğanın dengelerini bozmakta mahir olan insanoğlu, bilerek ya da bilmeyerek, bu virüslerin yaşam alanlarına girip, onların tüm dünyaya yayılmalarına neden oldu.

Bu yaratıklar, kediye köpeğe, çiçeğe böceğe ve bebeğe dokunmuyorsa; bundan çıkarılması gereken ders budur diye düşünüyorum…

Doğanın dengeleri ve genleri kurcalanıp, bozuldukça sonuç böyle oluyor işte...”

* * *

Sayın Başkaya’nın yukarıdaki anısının doğruluk derecesini bilemiyorum.

Ama şunu çok iyi biliyorum, çünkü ben de pek çok benzer olayın canlı tanığıyım.

Kargalar bedenlerinden beklenmeyen bir zekâya sahipler.

Karga deyip geçmeyin…