Seksenlerin sonunda, Kuzey’de bir kasabada; Kargı'da bir yaz sonuydu. Güneşin ölgün akşam ışığı bile beyaz badanalı, ahşap kiremit damlı kasaba evlerinin duvarlarını kızdırıyordu. Tahtaları kararmış avlu kapılarında, iplere dizilip asılmış biberler, patlıcanlar kurumakta, çocuk cıvıltılarının yükseldiği geniş avlularda bamya dizen kadınlara rastlanmaktaydı hala. Bütün gün çalıştığı tarladan dönen ihtiyar, genç kadınlar ve erkeklerin önlerinden ot yüklü eşekler yürüyordu.
Şakakları kırlaşmış, alnı kırışmış, orta yaşlı, takım elbiseli bir adam, kasabanın panayır çadırlarını çakmaktan parçalanmış elleri arkasında, mağrurca kasaba çarşısına doğru beton yolundan yürüyordu. Çatılarında son leyleklerin göçe hazırlandıkları eski konakların önünden geçerken başı, her zamankinden daha bir dikti adamın. Kim bilir, belki de başı uzun yıllardır ilk kez bu kadar havada olduğundan olsa gerek, leylek yuvalarını daha bir dikkatle izledi. O yıl üniversite sınavında istediği bölümü kazanan oğlu gururlandırmıştı onu. Bunu, oğluyla birlikte kutlamak istiyordu adam. Heyecanlı ve mahcup gençle buluştular ıhlamurlu kahvenin önünde. Birlikte çay içtiler çift kırmızı şeritli bardaklarda. Sonra aceleyle kalktılar. Kasabanın mozaik zeminli meyhanesinden içeriye girdiklerinde güneş batmamıştı henüz.
Genç adam meyhaneye hiç girmemiş değildi elbette, ama ormanlarda çalışırken kaçamak yapıp içtiği Tekel biralarını saymazsa içki içmemiş, meyhanede büyüklerle oturmamıştı hiç. Büyüklerle gençlerin, hele ki babalar ve oğulların meyhanede birlikte oturmalarına hoş bakılmazdı kasabada. Eşrafla gençlerin gittikleri meyhaneler de ayrıydı zaten. Gerçi delikanlı, gençlerin gittiği meyhanede Kirpi Metin’in masasında içki içmek şerefine! erişememişti henüz. Bu yüzden olsa gerek, örtüsüz masalarda oturan, meraklı ve sorgulayıcı bakan akşamcılardan gözlerini kaçırıyordu hep. İşkembe ve rakı kokan meyhanenin duvarlarında Pirelli takviminden çıkmış çıplak kadın resimlerini gördükçe mahcubiyeti artıyordu. Babası da farkındaydı onun mahcubiyetinin. Ama bu akşam özeldi. ‘’Dik otur, çıkartma kamburunu’’ dedi oğluna, seyrek kara bıyıklarının altından muzipçe gülerek adam.
Baba, meyhane ahçısı Ziya ustayı çağırdı masaya. Ziya usta, iki avucunu masaya yaslayıp sohbet etti baba oğulla bir süre; Çeltiğin para etmeyeceğinden, yeni gelen kaymakamın sertliklerinden, muhalif çiftçi Ali Karayel’in belediyeye açtığı davalardan söz edip gülüştüler. Birbirlerine borç alıp verirlerdi Ziya Usta ile baba. Genç adamı da tebrik etti Ziya Usta. Yan masalardaki akşamcılar da tebrik ettiler. İçlerinden biri, Ankara’da Köy Hizmetlerinde ambar memuru olarak çalışan dayının sınav kazanmada katkısı olduğunu iddia etti bir ara. Gülüştüler. Köşede bir masada orman deposuna çam tomrukları getiren Çetmi köylüleri oturmuş yorgunluk atıyorlardı. Kasabanın sarhoş savcısı ile Taksici Cino koyu bir sohbete dalmışlardı. Savcı, geçen ramazan ayında sarhoşken ata binip çarşıda at sırtında geçit resmi yaptığı için soruşturma geçiriyordu. Biraz sonra masaya tulum peyniri, kavun tabağıyla otuzbeşlik yeni rakı şişesi konmuştu. Jiletle kesilmiş gibi incecik ve hayli beyaz görünüyordu tulum peyniri. Kârlı olsun diye büyük şişeden bölünmüş rakı, otuzbeşlik şişeye konmuştu. Servisi elleriyle yaptı baba. Suyla kucaklaştıkça beyazlaşan buz gibi rakının keskin kokusu yayıldı masaya. Kadehlerini sağlığa kaldırdılar. Rakı öyle keskindi ki, mahcup genç adamın genzi yandı ilk yudumda. Gözlerinden yaş geldi. Baba muzipçe güldü yine.
Biraz sonra meyhane kapısında ihtiyar bir adamın gölgesi belirdi. Küreğini kapının dışına, duvara dayadı ihtiyar. Üstünde eski bir yelek ve gömlek, altında kurumuş çamur ve toz içinde yamalıklı bir pantolon vardı. Muhtemelen tarladan geliyordu. Kamburlaşmış belini tutarak genç adam ve babasının yanından geçerken onlara selam verdi sessizce. Kenarda bir masaya otururken bir of çekip, zahire çuvalı gibi yığıldı yorgun bedeni tahta iskemleye. Sekiz köşe kasketini masanın bir kenarına bıraktı. Yarım asır güneş altında çalışmaktan kararmış hüzünlü ve yorgun yüzü ortaya çıktı. Kollarını dirseklerinden el bileklerine kadar masaya yapıştırıp, kamburunu çıkartarak öne doğru eğildi. Sanki masayla sohbet ediyor etraftaki hiç kimseyi görmüyor, duymuyor gibiydi. Televizyonda konuşan Başbakan Özal bile dikkatini çekemiyordu ihtiyar adamın. Gözlerini sabit bir noktaya dikip dakikalarca boş boş baktı. Bir ara, uykudan uyanmış gibi silkindi. Masaya gelen garsona sipariş verdi.
Genç adam, meyhaneye girdiğinden beri gözlerini ayırmadan ihtiyarı izliyordu. Bir ara “sen artık kalk” oğlum diye bir ses duydu: Babasıydı sesin sahibi. Ona özür dileyen gözlerle bakıyordu baba. Genç adamın utangaçlığının yerini ani bir öfke almıştı. Daha birkaç dakika öncesine kadar kendisini meyhanede oturmaya teşvik eden babasına bir anda ne olmuştu da meyhaneden kovuyordu(!) Onu. Baba, genç adamın kendine benzettiği kızgınlığını oğlunun “neden” diye soran deli bakışlarından anladı. İlerideki masada, karafakiden rakısını dolduran ihtiyarı gösterdi baba. “Bu adamın oğlu yeni öldü oğlum” dedi baba. “ ilk kez meyhanede görüyorum. Onun karşısında baba oğul içmesek iyi olur, hadi sen kalk artık”
Meyhaneden çıkarken, gururdan mahcubiyete, hüzünden kızgınlığa birçok hallere giren yüreği gibi kafası da karışmıştı. Yıllar sonra baba olduğunda daha derinlemesine anlayabildi babasını genç adam.
Ne zamandır paylaşmak istiyordum bu hikayeyi. Lev Tolstoy’un ''Bir insan acı duyabiliyorsa canlıdır. Başkasının acısını duyabiliyorsa insandır.'' sözünü yazınca hatırladım işte…Kısmet bugüneymiş.
 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol

banner251