Kuran’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir, zalimlerin ise sadece ziyanını artırır.(isra/ 82) buyrulmuştur.

Kuranı Kerim bütün insanlık için hem öğüt (vaaz, nasihat ), hem manevi dertlere şifa, hem de hidayet ve rahmet kaynağıdır. Ayeti Kerimede, “ Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir.”(Yunus/57)

Hakikaten Kuran-ı Kerim, bütün iyi ve kötü huyları bildirdiği ve güzel ahlaka insanları teşvik ettiği için güze bir öğüt, kalpleri manevi hastalıklara duçar edecek olan; inkarcılık, şirk ve münafıklıktan insanları alıkoyması ve güzel inançlar ile ruhları tedavi etmesi de iyi bir şifadır. İnsan mutluluk yollarını göstermesi buna teşvik etmesi de hidayettir. Sonuç olarak insanları iman nuruna kavuşturması ve onlara ebedi mutluluğu kazandırması da iyi ve güzel bir rahmettir.

Kuranı Kerimin şefaatçi ve şikâyetçi olması ile ilgili olarak, Peygamber Efendimiz (sav) de hadislerinde;

“Kuran- Kerim şefaatçidir şefaati tutulur, şikayetçidir şikayeti de tutulur. Kim hayatını Kuranı rehber edinerek yaşarsa cennete gider. Kim de Kuranı ve hükümlerini göz ardı ederek yaşarsa cehenneme gider” buyurmaktadır.

NETİCE OLARAK

Netice olarak, Müslümanlar insan hak ve hürriyetleri konusunda, batılılardan yaklaşık 13 asır öndedirler. Müslümanlar, 632 yılında Hz. Muhammed’in (sav) Arafat’ta, orada bulunan 140 bin Müslümana ve orada bulunmayan müslim ve gayri müslim bütün insanlığa hitaben okuduğu Veda Hutbesinde tespit etmiş olduğu dünyanın ilk “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesini” o günden itibaren fiili olarak uygulamaya başlamışlardır. Müslümanların uygulamaları; insanların dinine diline, ırkına, rengine, soyuna sülalesine, cinsiyetine, makamına mevkisine bakmadan herkese adil ve eşit davranılma şeklinde olmuştur ve olmaktadır. Tarihte ve günümüzdeki uygulamalar da bunu göstermektedir.

Bu gün Dünyada bir Avrupa merkezlilik vardır. Yani, Dünyanın her şeyinin Avrupalı değerler esas (temel) kabul edilerek yorumlandığı bir dönemde yaşıyoruz. Bu nedenle insan hakları batının değer yargıları ve menfaatlerine göre endekslenmiştir, ayarlanmıştır.

Batılılar, her konuda olduğu gibi insan Hakları konusunda da çifte standart uygulamaktadırlar. Onlar için önemli olan kendi mensuplarının hak ve özgürlükleridir.

Bugün batılı, kendi değer yargılarına ve çıkarlarına dokunulmadığı takdirde, insan hakları meselesini rahatlıkla rafa kaldırmakta ve unutabilmektedir

Konuya Din ve Vicdan özgürlüğü açısından baktığımız zaman, İslam dini ve İslam medeniyeti ile, Hıristiyanlık, Yahudilik ve batı medeniyetleri arasında ki, din ve vicdan özgürlüğü anlayışlarını ve uygulamalarını mukayeseye imkanı verecektir.

Bir zamanlar İspanya'da Endülüs Emevi Devleti vardı. Burada kalabalık bir Müslüman nüfus ve büyük bir İslam Medeniyeti mevcuttu. Endülüs Emevi Devleti yıkıldıktan sonra başlayan, Müslüman katliamlarından sonra geriye hiçbir Müslüman kalmamış, Endülüs İslam medeniyeti de hak ile yeksan olmuş, yerlerinde hiçbir iz ve emare bırakılmamıştır.

Halbuki, asırlarca Müslümanların hakimiyeti altında kalmış olan Balkanlarda, Mısır'da, Kuzey Afrika'da, Lübnan'da ve başka bir çok ülkede hala gayr-i Müslim nüfus bulunmakta, hiç bir baskı, göçe zorlama ve din ve dil değiştirme politikasına maruz kalmadan, din ve vicdan özgürlüğü içerisinde yaşamaktadırlar. Buralarda ve benzer yerlerde yaşayan azınlıklar; ana dillerini unutmamış, inancından ayrılmamış, hatta örf adet ve geleneklerini de serbestçe yaşayabilmişlerdir. Bu gün adı geçen yerlerde yaşayanlar, dinleri, diller, kültürleri, sanatları ve sanat eserleriyle dimdik ayaktalar.

Şimdi haklı olarak insan; ey batı medeniyeti mensupları! Ey Avrupalılar! Ey Hristiyanlar! Ve ey Yahudiler! Nerede Endülüs, nerede Endülüs Emevi Devleti, nerede oradaki Müslümanlar, nerede onların izleri ve sanat eserleri? Mabetleri ve medeniyetleri diye sormaktan kendini alamıyor.

Geçmişi bir tarafa bırakalım, günümüz dünyasında, yani yirmi birinci asırda bile dünyada her türlü hakkına tecavüz edilen, çocuklara, kadınlara ve yaşlılara bile yaşama hakkı tanınmayan coğrafya yine İslam coğrafyasıdır. Bu coğrafyadaki insanlara zulmedenler yine güya batı medeniyeti sahipleri ve onların uşaklığını yapan beyinsizlerdir.

İşte bu misaller; İnsan hak ve hürriyetlerine, iki ayrı inancın, iki ayrı medeniyetin ve bunların mensuplarının nasıl baktığının en güzel delili olsa gerek. Zaten bu gün dünyada; kanı akanların hep Müslüman olması, iç savaş yaşayanların hep Müslüman devletler olması, maddi ve manevi, yer altı ve yer üstü her türlü imkanları talan edilenlerin hep Müslümanlar olması, her şeyi açık seçik ortaya koymaktadır.

Önemli olan “BİRLEŞMİŞ MİLLETLER İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİNİN" kabul ve insanlığa ilan edilmesi değil, onu bütün insanlara tarafsız, adil ve eşit olarak uygulamaktır. Dikkat edilirse yeryüzünde iki milyara yakın Müslüman nüfus olmasına rağmen, Birleşmiş Milletlerde bunları temsil edecek veto hakkına sahip bir Müslüman devletin olmaması, kanaatimize göre, daha bu teşkilat kurulurken kasıtlı olarak Müslümanlar görmemezlikten gelinmiş ve saf dışı edilmiştir. Onun için bu gün, adil olmayan bir dünya düzeninde, bil hassa Müslümanlar olmak üzere hiç bir kimse mutlu ve huzurlu değildir. Adil bir dünya düzeninde herkesin mutlu ve huzurlu olması dileklerimle.

Ankara’dan selam, sevgi, saygı ve dualarla.

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol